ALİ CABUL; HAYRANLIK UYANDIRAN BİR DEVRİMCİ PORTRE...


 
"Filozoflar dünyayı yalnızca değişik biçimlerde yorumladılar,
oysa asıl sorun onu değiştirmektir."
Karl Marx
 
''İnsanin zulmü ne dayanmaz yürek
Yatarım yatarım gün belli degil
Oy zulüm zulüm başımda zulüm.
Uzak git ölüm...''
 
Hasan Şıh: İböğün oğlu Duran’a , “Şu Salmanın oğlu Ali heç boş durmuyu bu yaşta elinde keser bıçkı, kerpetin bu çocuh çok aggıllı olacak zamanın çocukları” dedi.
Duran, “He gardaş, sabağnan erkenden gahıyı çivi çahıyı, ağaç kesiyi, duvar örüyü heç boş durduğu yoh, ahşama gadar. Babası Salman ne yapsa saki onu tahlit ediyi. Bu çocuk ohur, bu çocuh çoh aggıllı olur. Geçen gün ağaçlardan derme çatma bir merdiven yapmış, eke adam eyle yapamaz, hepimiz şaştık kaldık. Dersleri de çoh eyi. Babası bir saat almış zilli saat, onu gurup sabah erkenden kalkıp ders çalışıyı. Saata bir gap yapmışlar, oyup duvarın içine goymuşlar, sabah erkenden gahmah için ayarlıyı, o saat geldiği zaman heç şaşırmadan zil çalıyı. Aynı okullardaki talebelerin zilleri gibi” dedi.
Çavuş, Vahap Demir, Ali ortaokulda okurken köye yayan gidip gelirlerdi. Koltuklarının altında defter, Gızılkaya yokuşuna tırmanmadan Hassoğların dereden bir karpuz çaldılar, karpuzu taşa vurup kırdılar, ham çıktı. Ham karpuzu bir solukta yerlerken dereden akan suya takıldı Ali’nin gözleri. ‘Bir litre olsa saata bahıp bu suyun o büyük gölü ne gadar zamanda dolduracağını hesaplarım’ dedi içinden.
Matematik, Geometri, Fizik derslerini çok seviyordu. Hocaların da dikkatini çekmişti. Defterlerine, kitaplarına, dersi dinleyişine bakanlar içlerinden, ‘Bu çocuk okur’ diyorlardı hep. Dersi dinlerken hocalarına öyle sorular soruyordu ki hayran oluyordu arkadaşları. Okuduğu her şeyi sorguluyordu ve öğretmenleri de bunu fark etmişti.
Devrimci bir roman okumuştu, hem okuyor hem orda yazılanları, köyde yaşayanlarla karşılaştırıyor, gülümsüyordu. Tıpkı aynısıydı; insanlar boğaz tokluğuna çalışıyorlar, kazandıkları bir kış zor bela yetiyordu. O romanda yazılan mektuplar, askerlik anıları, şehre gediş geliş, ekin dermeler, mal davar yetiştirme, giyim kuşam hepsi aynıydı… Romanın sonuna doğru bu yazgının değişmesi işçilerin, köylülerin elinde... Bir gün el ele verip ayaklandıklarında yaşadıklarının kader (yazgı) olmadığını anlayacaklardı. Hep aklından bu geçiyordu…
Nerede bir broşür görse gazete görse onu sessiz bir ortamda, duvar diplerinde çabuk çabuk okuyup, hep sorguluyordu.
1970 Yıllarda Cumhuriyet gazetesini, Yeni Ortam gazetesini kitaplarının arasında koltuğunda taşıyor, yaz boyunca, güzün köyde ahbun dolduruyor, hon deriyor, okul harçlığını biriktirip günde beş kilometre yolu yaya gedip geliyor, cebindeki okul harçlığı ile günlük gazete alıp bir solukta okuyordu.
Radyoda haberleri hiç kaçırmıyordu, devrimcilerin ölüm haberleri ile doluydu, köyde dayanışmasına ellerinin hünerine herkes şaşıyordu. Köy derneği binasının yapılmasında en önde bütün hünerini gösteriyor, planlıyor ağaçlarını pencerelerini hazırlıyor, arkadaşları becerisine hayran oluyordu.
Lise son sınıfa gelmişti, üniversite sınavları için İstanbul’u tercih etmişti. “Hem İbrahim kivremi görürüm hem sınavlara girer gelirim” dedi babasına. “İş güç zamanı, çabuh dönesin” dedi babası.
Ali; İstanbul’a ilk defa geliyordu, şehrin büyüklüğüne, hayatın akışına şaştı kaldı. Sınavlar çok iyi geçmişti, ''Çok yaptım” dedi. İçinden ‘soruların çoğu çoh basitti’ dedi. Kazanacağını iyi bir puan alacağını sezmişti. En büyük hayali öğretmenlikti. Öğretmenlerin elinde tebeşir ders anlatmalarına, giyimlerine kuşamlarına bayılıyordu. ‘Bir gün ben de öğretmen olacağım’ diyordu hep içinden…
Komşuları Hüsük getirdi uzun bir zarf, Arguvan’da postacı Yakup’tan almıştı. “Ali efendi bu zarf senin” dedi. Damın üstünde, bir solukta açıp baktılar, komşuları İsmail, Faik, Celal hoca, “Çok iyi puan, eğitim enstitülerine girirsin” dediler.
1978 Yılının güzüydü, Bursa Ertuğrul Gazi Eğitim Enstitüsünü kazanmıştı. Köyden arkadaşı da vardı aynı okulu tutturan. Mehmet Şahin’le birlikte gittiler. Mehmet Şahin girişkendi, hemen bir ev buldular, okula biraz uzaktı ama kirası fena değildi. Gece kısmına kayıt oldu. Gündüzleri çalışırım gece okurum dedi. Gündüzleri inşaatlarda, bulduğu işlerde çalışıyor gece okula devam ediyordu. İkinci sınıfa geçti o yıl. İkinci sınıfta bitmek üzereydi, Çevre okullarda stajlarını yapıyorlardı. Arkadaşları bayılıyorlardı, dostluğuna dürüstlüğüne, çalışkanlığına.
Bir Mayıs İşçi Bayramına az bir şey vardı, Bayramla ilgili broşür dağıtırlarken, caddenin köşede pusu kurmuş toplum polisleri üç arkadaşıyla birlikte yaka paça polis arabasına attılar, bildirileri ellerinden alıp karakola götürdüler.
Karakolda dar akşam vakti, polis arabasında Bursa adliyesine getirdiler. Bursa Sulh Ceza Hâkimi, “Yaz kızım” diyordu sanıkların sabit ikametgâhları ve okul adresleri sabit olduğundan tutuklanmalarına yer olmadığına” deyince, bir anda bütün sıkıntıları dağılmış, gülümsemeye başlamışlardı.
Ne olduysa danesi gün oldu. Serbest bırakılmalarına öfkelenen savcı bir üst mahkemeye Bursa Asliye Ceza mahkemesine itirazda bulununca, yakalama kararı çıkartılıyordu.
19 Eylül 1979 da okuduğu okula gelen polisler Ali’yi polis arabasına atıp yeniden mahkemeye çıkardılar. Asliye Ceza Hâkimi bu kez CMUK 103.104 maddesine göre deyip devam ediyordu, “Sanıkların birden fazla olması örgütlü suç işlemeye girdiğinden, delillerin toplanması kaçma ihtimallerine göre..." deyip, en son olarak "tutuklanmalarına…” diyordu. Şaşkınlıklarını gizleyemeyen Ali ve arkadaşları Bursa Cezaevine gönderiliyorlar. Oradan mahkeme bitince Bartın siyasi tutukluların bulunduğu cezaevine sevk ediliyorlardı.
Bu cezaevi özel olarak yapılmış, akıllarınca halkın çocuklarının beyinlerini yıkayacaklardı. Faşistlerle aynı koğuşlarda tek tip elbiseler, bozuk yemekler ve ağır koşullarda canları pahasına direndikçe hücrelere kapatılıyorlar bütün haklardan mahrum bırakıyorlardı. Ali de haksızlıklara bu zalimliklere karşı direndiğinden hep iyi hal hakkını kayıp ediyor sürekli hücre cezası alıyordu.
Güz gelmişti, herkes tarlaya serpeceği tohumluk buğdayları eliyordu, dar akşam vakti bir çocuk alaca karanlıkta karşı Aligilin evin köşeden Fatma bacı. “Fatma bacııı!” diye canhıraş bağırarak seslendi. Tamiğin damının üstüne gelen Fatma bacı.''Ne deysin çağam gelsene'' dedi. “Duran Emminin itlerinden gorhuyum” deyince, Fatma Bacı, “Gel gel, ben itlerin yanındayım, sana bir şey yapmaz” deyince çocuk koşarak geldi, soluk soluğa damın başına çıktı, sağına soluna baktı, konağın kapısına doğru yürüdü, kapıdan içeri girdiler. “Ne deysin çağam bir iş var” dedi Hasan'la göz göze geldi. Hasan, “Fatma Bacı, Ali'yi tutuklamışlar, hapise atmışlar, Bursa’dan haber geldi” deyince Fatma Bacı, “Ölem çağam ölem, ben biliyim mektuba cevabı gecikti” diye dizlerine vurdu. “Zelayha duymasın, çok üzülür” dedi.
Az soğra Salman Ağa geldi, Fatma’yı çok üzgün görünce, “Gız ne oldu, bu halin ne?” diye yarı kızgın bahtı. Fatma bacının ağlamış olduğunu gözlerinden, üzgün olduğunu yüzlerinden anlayan Salman Ağa bir daha tekrarlayıp kızınca Fatma Bacı, “Heç sorma Salman; başımıza neler geldi, çağamı tutuklamışlar, hapise atmışlar” dedi. Bu lafı işiten Salman Ağa hemen tabakasına sarıldı, ''Ben biliyim bu çocuğun başında bir iş var, mektuba cevap vermedi, tel etmedi” diye konağın duvarının dibinde alaca karanlıkta hem tütün sarıp içti, “Çocuk öğretmen çıkacaktı, az kalmıştı, bu nerden çıktı? Üstencelik daha yeni evlendi” diye söylenip durdu.
Sabahı zor etti Salman ağa. İki paket tütünü nasıl içtiğini bilmiyordu, başı ağrıyor gözleri çapaklanmıştı. Salman Ağayı bu durumda görenler şaşıp kalıyorlardı. Bir şey olduğunu hemen anladı, duymayan köylüler…
Köye telefon yeni gelmişti. Musa Şahin'gilin sekili odaya vardı, Ali’nin arkadaşı Mehmet Şahin’le konuştular. Durumu anlattı, “Mehmet, arkadaşlar para topluyu eyi bir avukat tutacağız, bir şey yok, bildiri dağıtırken yakalandı, serbest bırakıldı, soğra tekrar alıp götürdüler, tutuklandı” dedi.''
Salman ağa biraz rahatladı, ''Gardaş adam öldürmemiş, banga soymamış, aslı astarı bir kâğıt dağıtırken yakalamışlar''. Zeliha’ya duyurmak istemiyorlardı. Ali yeni evlenmiş, daha bir hafta kalıp okuluna gitmişti, üstelik çocuğu vardı.
Ali'yi mahkeme bitip hüküm açıklanınca Bartın’a oradan Gaziantep hücre tipi cezaevine vermişlerdi, aradan yıllar geçmiş beş yaşına gelmiş oğlu Cengiz’i ilk defa görecekti. Hanımı, kız kardeşi ve biricik erkek kardeşi Abdullah, açık görüş gününde ilk defa sarılacak hal hatır sual edip hasret gidereceklerdi. Cengiz babasını çok merak ediyordu, ellerinden öpecek doyası gözlerine bakacak, fotoğraflarında gördükleri ile karşılaştırmayı hayal ediyordu.
Gardiyanlar ve jandarmaların gözetiminde iki saatlik görüşme göz açıp kapayıncaya kadar gibi gelip geçti. Cengiz’in babasını görmeden önceki heyecan ve gülümsemesinden eser kalmamış, anasının görüşmeden sonra ağlamasını görünce ilk defa en acı şeyi daha beş yaşında yaşamanın hüznü içindeydi.
Avukatı anlatıyordu, “Ali mizaç olarak haksızlığı sinesine çekecek bir insan değildi, hep dobra dobur konuşması, boş konuşmaması, araştırması, merak etmesi ile arkadaşlarının içinde çok farklıydı. Cezaevinde de boyun eğmemiş onur kırıcı, aşağılayıcı her şeyi ret ettiğinden aldığı yedi yıl altı aylık cezanın tümünü çektirmişlerdi, cezaevinde buna infaz yakma iyi halliliği kayıp etmesi yüzünden erken tahliye olamıyordu” diye ekliyordu.
Gün gelmiş çatmış sayılı günün ömrü bitmişti, kolay değil yedi yıl Altı ay ömrünün en güzel günlerinden, hayatının baharından çalınmış, öfke ile hınç ile ezilmiş örselenmişti, ama gururluydu.
Nazımın şu dizeleri aklına geldikçe gururu tay dağından yüce oluyordu.
 
“Ben yanmasam,
Sen yanmasan,
Biz yanmasak,
Nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa”
 
1986 yılının Aralık ayının 16’sında sisli soğuk bir günde Antep Hücre tipi cezaevinin koridorunda tahliye olacaklar dizilmiş, sabırsızlıkla tahliyeyi beklerlerken, cezaevi müdürü Ali Cabul ve üç arkadaşını bekletiyor, diğerleri serbest bırakılıyordu. Cezaevine gelen inzibatlar askerlik şubesine götürüp askere alınmaları için evraklarını halledip Denizli’ye acemi birliğine teslim etmeleri ile daha doğru dürüst göremediği Cengiz’ine sarılma, anasına babasına eşine sarılıp hasret giderme hayalleri ta dağıtım iznine kalıyordu…
Babası, anası “Ali’m” diye diye geçirmişti bunca zamanı. Babası kendini aşırı tütüne vurmuş, eceleri hep uykusuz, tek bir can yoldaşı vardı tabakası, sossiği, çakmağı...
Çok geçmeden amansız bir derde tutuldu, yine de bırakmadı tütünü. Çok tütün içerken kendini teselli ediyor, Ali’sinden ayrı düşmenin torunu Cengiz’in okul çağına kadar babasını görmemesi eritiyordu kendini.
 
“Yedi yıldır uğramadım köyüme
Dert ortağı aramadım derdime
Geleceksen bir gün düşüp ardıma
Kula değil yüreğine sor beni”
 
1987 yılının Şubat ayı bitmek üzereydi, Şinasi’nin otobüsü ikindi vakti Morhamam’ın düzlüğünde köye doğru ilerlerken, yıllarca köyüne toprağına Cengiz’ine eşi Zeliha ve kardeşleri anası ve babası; hayalinde hep kendisine sarılıyorlardı. Soba yanıyor, eş dost köylüler ve arkadaşları başına toplanmış… Oğlu Cengiz'in şeklini hep hayal edip gülümseye gülümseye bir de baktı, Aşağı Sülmenli’de Garadiğin Kaş'tan aşağı doğru inerken otobüste köyü gördü. Önce Sulağı sonra Palaklı'yı ve Yolcu Gediğini kar yağmış alaca bulaca haliyle ne şirindi köyü ve toprağı karış karış bildiği bu toprakta çocukluğunun gençliğinin unutulmaz anıları vardı…
Hele havası çok cömertti, zemherinin sayılı günleri geçip cemreler düşmeye yakın sevdiklerine kavuşmanın heyecanını yaşıyordu. Bütün sıkıntılar acı günler demire tavında verilen su gibi, sevginin, barışın, insanca yaşamanın dik durmanın, onurlu mücadelenin verdiği gurur ve haz tay dağından yücedir diyordu hep içinden. Her şeye rağmen düşmana inat yaşayacağız. Yarınlar bizim olacak. Biz göçer gideriz ama yavrularımıza bırakacağımız mirası taşıyacaklar yüreklerinde. Ve onların yürekleri bizim atında ezildiğimiz korkuları taşımayacak diyordu hep bunu dedikçe o iri gözleri, gür sesi, dik yürüyüşleri, yeni yetişen gençlerde hayranlık uyandırıyor ve güven veriyordu.
 
Kaynak: Süleyman Özerol
www.arguvanhaber.com

 

Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekmektedir.

Üye değilseniz hemen üye olun veya giriş yapın.

YORUMLAR
Ahmet Eren
Ahmet Eren - 4 yıl Önce

arguvan sadece türküler diyarı olarak bilinirdi ,meğer kalemi ile yüreği ile yürüyen böylesine güzel yazarların fark edilmemesi çok büyük hatamız.kalemine yüreğine sağlık yazarım .bütün yazılarını hayranlıkla heyecanla bir solukta okuyorum .arguvan kültürüne yaptığınız katkı dolaysıyla minnettarız..sevgilerimle saygılarımla

banner40

banner45

banner57

banner39

banner44

banner56