ARGUVAN ZIRAAT BANKASI SOYGUN HİKÂYESİ

Bu soygun, yalnız Arguvan’ı değil duyanı işiteni sersemleten bu soygun
belleğimizde derin bir yara izi bıraktı
 
Bunaltıcı sıcak bir Ağustos gününü, güz mevsiminin ilk gününe bağlayacak gece, yani 1980’in 31 Ağustosu, ne olduysa o gece oldu. İlçenin tek banka şubesi olan Zıraat Bankası soyulur. Arguvan halkını ve duya işiteni sersemleten bu soygunu anlatmadan bir gün önceki bayram havasındaki hazırlıklardan bahsetmek ve eyle başlamak en eyisi...

Halpuz yol ayrımındaki bağlarda üzümler olgunlaşmış, yapraklarına sarımtırağa çalan izler düşmeye başlamış. Ali Gültekin Emmi bağda üzüm toplarken Arapkirli çerçilerin godafalarla üzüm satma zamanı gelmiş Mezirme’nin ballı armutları ise gırpığın Cafar ve Feyzinin dükanın önündeki manavda yerini almıştı. Tahir köy ise iki parçaydı. Yeni yere yapılan cenderme garagolu ışıkları yanıyor ve taşınmış. İlçenin Gaymakkamı başını alıp getmiş, onun yerine Leyla’nın gocası tahirrat kâtibi Niyazi vekillik ediyordu. Arguvan Kesirikten olan Niyazi, cana yakın ince çeneli, güler yüzlü bir insandı. Gaymakkam olmadığından Şöforu Derviş arabanın bayrağını açmadan caddeden geçerken her gün bayraklı arabaya selam duran Gırpık Satoğ, Feyzi, Cafar, Hıdır Elma, Bumbuk, Sadullah kısaca esnaf kapıya çıkmıyor, sadece bayraksız bırandalı cipe boyunlarını büküp bakıyorlardı.

Çevre köylerde ise Ağustosun bunaltıcı son gününde, yarın alınacak 65’lik maaşının hazırlıkları vardı. Sabahın erkenden köy yolları her zamanki gibi bayram havasında olacak. Eşekler, katırlar ve atlarda binili kadınlar yeni fıstanlarını geyecek, erkekler potinlerini boyamış, bıyıklarını büküp yeni çeket ve şalvarlarını geyeceklerdi. Kınıktan, Omarağalar’dan, Atma’dan... İsaköy’den, Morhamam’dan. Aşağı ve Yukarı Sülmenli’den köy yolları insan dolacak. Yaşlıların aklına hep bu gelip gülümsüyorlardı. Panganın kuzeye bakan duvarının dibi serin oluyordu. Sıra beklerlerken hal hatır sohbet ise paradan daha datlıydı. Bir de erkenden sıraya girmek vahıtlemeyin geri dönmek bir an önce aldıkları 65 maaşını sandıktaki çıhına koymak gara gün için sahlamak insana sabırsızlık veriyordu.
Panga sırası konusunda Yukarı Sülmenlilerle, Garayüklüleri çok kıskanıyorlardı, Yoharı köyden Turan ve Ali Kızılaslan, Aliseydi Adıgüzel memurdu. Çaktırmadan sıra beklemeden köylülerine yardımcı oluyorlardı. Garayüklülere ise Adil yardımcı oluyordu. Sırada bekleyenler Panga çalışanlarını gördüklerinde gülümseyip göz göze gelmek tanışık olmak istiyorlardı.
Ağustosun son günü yani soygundan bir gün önce bir tuhaflık vardı. Çarşıda bir durgunluk, bir hal vardı. Gazcı Riza’nın evinin yanında çizgili pijamasını geymiş şiş göbek iri yarı uzatmalı cenderme uzman çavuşu culuh güdüyordu. Culuklar bile gelen geden arabalardan tedirgin oluyordu. Güneş yeni doğmuş. Uzatmalı hem culukları yayıyor hem de derin derin esniyordu. Hıdır Elma heç sevmezdi bu uzatmalı çavuşu, öyle esnemesini görünce ilendi.
Dımbıdı’nın yaşlı gamyonu ise Halpuz yol ayrımından kara duman atarak Gazcı İriza’nın evinin önünden geçip şehere doğru yol alıyordu. Uzatmalının culuklarını darmadağın eden gamyonun üstünde İççilin Hiseyin iki eliyle uzman çavuşa küfür ediyor, “Melun oğlu melun, iki genci vurduran bu” deyi ileniyordu. iki hafta önce ilçe merkezindeki gösteride cendermelere ataş emrini veren bu diyordu. Başcavuş İsmail Burgucu ise sabah koşusundan gelen askerleri, özel yaptırdığı bahçe köşkünde seyredip çayını yudumluyordu. İlçede gösterilerde vurulan iki gencin gerginliği ise had safhadaydı. Kimse Burgucunun selamını almıyor, halkın galbindeki öfke gözlerine vuruyor, İsmail burgucu çok tedirgin oluyordu. İlçede kendisine tek selam veren takılan ise Zıraattan Kenan’dı. Kenan ise günün on sekiz saatini sarhoş gezer, çok ağır laf şakalar yapardı. Kenan’a az yüz verse on saat kendisini meşgul eder düşüncesiyle elinden dutar getirirdi, çok sevdiğini belli etmez resmi davranırdı...
Havloğ Hasan’ın fırınında o bunaltıcı günde tutulan iki emeleyle ha bire hamur yoğruluyordu. Hasan, “Yarın ilçe çok gaklabalık olacak, çoh ekmek geder, hazırlık yapah” diyordu. Belediye Başkanı Hüseyin Orhan ise tuvaletleri temizlettiriyordu. Diğer yandan akasyaların dibindeki kâğıtlar, poşetler temizleniyor, hazırlık yapılıyordu. Fırın, tuvaletlerin bitişiğinde olduğundan ekmek almaya gelenler huylanıyor diye belediye başkanına şikâyet etmiş, belediyenin tek zabıtası olan mavi gözlü fiyakalı çapkın Göğ Mustafa ise temizlik yaptırmakla görevlendirilmişti…

31 Ağustos esnaf içinde bulunmaz bir gündü... 65’lik maaşı, memur maaşı, köylerden gelecek öğretmenlerin maaşı derken, esnaf ta veresiye defterlerini garıştırıyor, çizgi çizip yekün borç yazıyorlardı. İbşiroğlu, Bumbuk, Gırpık Satöğ, Fevzi Cafar ikilisi, Hıdır Elma, Manufaturacı Kaplanlar... En çok İbşiroğlunun veresiye defteri galabalık... Maliyeci Mılla, Gaymakkam odacısı Halpuzlu Ali Dayı, İlköğretim Müdürü Kamil buradan alış veriş yaparlardı. Diğer esnaflar Galaycı Sadullah, Arzuhalcı Guzu Bekteş, Gahveci Abdurahman, manufaturacı Kaplanlar, Fotoğrafcı Hüseyin, Kırtasiyeci Mecdin de hazırlıklarını yapıp müşteri bekliyorlardı. Derken uzun yaz gününde 1 Eylül sabahı gelecek hareketlilik ve bereket tüm esnafı heyecanlandırırken bangacıları ise yorgun düşecekleri için kaygılandırıyordu.
Gavurucu Ağustos sıcağının, yelle beraber Bekci Başı Nurinin yanaklarına çarpa çarpa Nuriyi eyle bir terletmişti ki… Gece çalışıp gündüz yatan Nuri, ikindi vakti yatağından fırladı. “Bugün heç uyuyamadım” dedi hanımına odasının penceresinden İsaköy Eşikke Gediği ve Mohramam Ovasını seyrederken. Hanımı yaptığı etli mıhlama ile buz gibi ayranı getirdi. Nuri pencereden esen iccak yele kızıp dışarı fırladı. Sanki cinnet geçirecekmiş gibi bir halı vardı. Evinin yakınındaki piyere koştu, ellerini, yüzünü, kısa saçlı kafasını yıkadı. Başını oluğun önüne tuttu, o an kendini sanki Yama Dağında hissetti. Nihayetinde serinlemişti. Nurinin canı iccaktan başka bir şeye de sıkkındı. Garagol gumandanı İsmail Burgucu, Nuriyi heç sevmezdi, fırsat buldukca laf atardı. Nuri de içinden, “Bu nammusuz beni ekmeğimden eder” diye ileniyordu…
Nuri, diğer arkadaşı Hiseyin’le saat akşam sekizde göreve başlayacaklardı. Hüseyin’e hep “Hiseyin” derlerdi, gara yağız zayıf, badem bıyıklı, çok çelimsiz biriydi. Nuri gırmızı beğizli, iri yarı ve guluçluydu. “La bir durum olsa bu Hiseyin’den heç heyir gelmez” der içinden hep kendi kendine gülürdü. Yemekten sonra sağlık ocağı tarafından Abdurahman’ın gahvesine doğru gederken Hiseyin’le gaymakgamın lojmanının köşede yüz yüze geldi. Hiseyin’in heç feli yohtu. “İcciylin Hüseyn’in bahçasında hodayı gaysıyı çok yemişim garnım ağrıyı, sürekli tuvaletten çıhamıyım” deyince Nuri, “Ula gel, Abdurahmanın gahvede demli çay içek, eyi gelir” dedi, beraber gahveye gedip yan taraftaki bahçadaki masaya oturdular. Abdurahman her zamanki gibi bekci Hiseyin’e oralet getirdi. Nuri, “Ula Abdurahman, bu oraleti al, demli çay getir, ötüreğe düşmüş” deyince, heç gülmeyen Abdurahman gülmekten yıkıldı. Sekreter Sadık’a seslendi, “Sende hep bulunur, Bekci Hiseyin sancılanıyı, hodayı çir gaysıları garıncayla beraber yemiş” diye takıldı.
Beyle şakalaşırken gahvede millet ayağa galhtı. Nuri başını çevirdi ki Gumandan İsmail Burgucu, şapkası burnunun üstünde, belinde göbeğin yanında sarkan dabanca… Nuri içinden, “Senin ananı, avradını” dedi. Burgucu, “Akşam göreve başlamadan garagola gelin, bir kâğıt var imzalan” dedi. “Tamam” dedi Bekci Başı Nuri. Sonra, “Ula Hiseyin gâh gedek imzalayak gelek de görevimize başlayak” dedi. Derken saat akşam sekize yakındı, imzalayıp Nuri’nin evine yakın afet evlerinin girişinden çarşıya doğru yavaş yavaş laflayarak gelimeye başladılar. Nuri düdüğünü evde unutmuştu. Düdüğü çok seviyordu. Kör Kasım, Alamanya’da bir tanıdığına, “Ula Allah’ı seversen bizim Nuriye bir düdük” demişti. Alman polisinin gullandığı düdüktü. Nuri, o düdüğün sesine bayılıyordu, herkes de hayrandı o düdüğe. “Cırttt, cırttt” sesi çıkarır peş peşe sonra uzun bir “cırrroğğğ” sesi… Heç sorman, duyan gendini güvende hissederdi. Arkadaşı Hiseyn’inde hayeli eyle bir düdüktü. Nuri gedip evinden aldı geldi. Hiseyin ise Ali Dedelerin bahçasının ordaki derede ha bire iğiniyordu. Emel olmuştu, kendi çıkardığı sese güldü.”Tırooop tıroppp, Allah Allah, öleceğim yav” dedi.

Nuri, Hiseyn’i beklemeden postanenin oraya varmıştı, birden postahanenin arkaya iri yarı bir adam gaçar gibi getti. Nuri de peşinden getti,  bir de baktı ki postanenin bahçasının duvarını dibinde bir minübüs… Allah Allah, aynı Çiçek Abbas’ın minübüsüne beğziyi, filimlerdeki gibi” dedi. Arha camından bahtı ki içinde uzun namlulu silahlar var. Nuri’nin beğzi beti geçti, hemen uzaklaştı. Tam Kör Ali’gilin gapıya varmıştı ki Hiseyin geldi yetişti. “Ula Hiseyin” dedi, golundan tutup çamlığa götürdü, “Ula sağa bir şey söğleyecem” dedi. Şapkasını çıharıp gafasını gaşıdı. “Ney ula dedi” Hiseyin. “Şu postanenin arhasında bir minübüs var, içi cendermeninki gibi uzun silahlarla dolu. Ula yavrum başımıza bir iş gelecek bugün” dedi. “Neydecek?” dedi Hiseyin. “Şu gaymaggamın eski yıhıntı lojmanına gedek. Hani bir iki sefer uyumuştuk ya, orda bekleyek. Cendermeyi görünce basarız düdüğü” dedi. Hiseyn’in hoşuna getti, “He, eyle yapak Nuri” dedi.
Tam sığındıkları yere varmışlardı ki çamlığın oraya bir araba gelip ışıklarını söndürdü. “Ula yavrum işte o araba” dedi. Hiseyin, “candarma belki” dedi. Nuri, “Cenderme ışık söndürmez ula” dedi. Minübüsten enenler Bangacı Adil’in evine doğru gettiler. Abdurahmanın gahvesine yakın oturan yeni atanan banga şefinin evinin ordan da ses gelince, “Ula yavrum vallah bangayı soyacaklar herhalde” dedi Nuri...
Epey aradan geçenden sonra Nuri ile Hiseyin gısıla gısıla, Vartan’ın demirci dükkânının arkasına vardılar. Banga da yolun garşısında az ötedeydi. Önünde ayak sesleri ve bir telaş vardı. “Ula yavrum Hiseyin, yerimize geri gedek, cenderme ortalıkta yoh, görür görmez cendermeyi basah düdüğü” dedi.
Şafak atmaya yakındı, cendermenin arabası yoharıdan banganın önüne gelmişti. Cendermeyi gören Nuri aralıksız düdük çalmaya başladı. Bekci Başı Nurinin düdük sesi Halpuz’un bahçalarında duyuluyordu. Halpuzlu Çerci Musa, “Ula Nuri’nin düdüğü heç durmadan aniden çalmaya başladı” deyi panikledi. Nuri düdüğü çalarken Hiseyin de koltuğunun altında şapka, bangaya doğru panikle goşarken uzman çavuş Hiseyin’e, “Ula nerdesiğiz pezevenkler? Banga soyulmuş” deyince Hiseyin’in dizlerinin bağı çözüldü. Elleri ayakları bağlı banga bekcisi Turan ise beğzi beti getmiş ağzında dili yohtu pel pel bahıyor, heç gonuşmuyor, cendermeyi bile tanıyamıyordu. Adil ve diğer banga şefi ise eterin etkisinden hayel görüyorlardı. Adil’in gülmesine Nuri şaşmış, çoh gorhmuş su verin diye mırıldanırken arkasını döndüğünde Belalısı İsmail Burgucunun sinirli halini görünce beğzi attı. Diğer yabancı banga şefi ise daha kötü şok olmuştu...
İsmail Burgucu Nuri’ye, “Senin ananı ağlatacam!” diye bağırdı ve ekledi, “Komandolar geliyorlar, yoldalar” dedi. Az sonra bir helikopter güneşin kızıl ışıklarından tarafı tur atıp çamlığa endiğinde Nuri kendinde değildi, dalıp getmişti. Bir anda TRT Arguvanı haberlerinde günlerce konuşturmuş baş haber yapmıştı.
İsmail Burgucu’nun “ananı ağlatacağım” lafı bekcibaşı Nuri’nin o kadar canını sıkmıştı ki... Yağlığını cebinden çıkarıp, terini sildi. Eyle bir dalıp getmişti ki, belediyeye bağlı oldukları günler geldi aklına. O zamanlar çok rahatlardı, özel odaları vardı, kendi çaylarını kendiler yaparlar, amir felan yohtu... İçinden, “Anasını avradını bu Burgucunun... Anamızdan emdiğimiz sütü burnumuzdan getirdi” diyor, sık sık Hiseyn’in o perişan halına bakıyordu. “Hiseyin de çok korkak, şunun halına bah” deyip içini geçirdi. Cenderme cemsesi Kör Kasım’ın dükkânının önünde beklerken İsmail Bugucu emirler yağdırıyor, bir taraftan da Malatya Garnizon kumandanı gelecek diye etrafın ve askerlerin duruşunun düzgün olması için Askerlik Şubesi başkanı ile fiskos sohbet ediyorlardı.

Gaymaggam vekili Niyazi ise şok olmuştu. Zaten mide ganaması geçirmiş, kendisini heç iyi hissetmiyor, sürekli vali muavini ve garnizon gumandanından emirler alıyordu. İçişleri Bakanlığı müfettişlerinin idari tahkikat için yolda haberini alan Niyazi telaşlanıp “başımız ağrıyacak” derken zaten ailesinin rahatsızlığı kendisinin rahatsızlığı ve Banka soygunu ile bunalmıştı.
Derken Malatya Garnizon Gumandanı heliköpterle Karakayaların üzerinde turlayıp, güneşin kızıllıkları ile birlikte Arguvan’a ulaşıyordu. Çamlığın oradaki futbol sahasına inerken çıkarmış olduğu gürültü ve telaşla koşuşan insanları ve sağlık ocağının üzeriden ürküp darmadağın olan güvercin sürüsüyle toz bulutu yükseliyordu.
Gahveci Abdurahmanın hanımı gocasını telaşlı bir şekilde koşup yatağında uyarıp “Ula gâh hele gah, her taraf gumandoğ, bangayı soymuşlar” deyince, Abdurahman yataktan fırlayıp “Essah mı gız, sen ne deysin” demeye galmadan Gahveci Cafarın hanımı Hademe Zeynalgile goşa goşa gediydi. “Bangacı Bekteş’e bir şey olmuş mu” diye de sesleniyordu. Eymirli Hüseyin Hoca ise afet evlerindeki lojmanda geçen gomando cemseleri ile olaydan haberder olup, “Bah hele, bu Arguvan’a yapılmış en böyük kötülük... De gel şimdi bu işin önünden, içinden çıh” deyi Petrolcu Cangulu’yla ayaküstü sohbet ederken. Cangulu heç gonuşmayıp sadece başını sallayarak Hüseyin Hocayı onaylıyordu.
Helikopterden enen Malatya Garnizon gumandanı Albay Aykutu, Cenderme gumandanı İsmail Burgucu ve Askerlik Şubesi Başkanı Yedek subay Yücel, Gaymaggam vekili Niyazi garşılıyordu. Olay yerine doğru yürüyerek geden Albay Aykut, ilçeye yetişen komndoğ jandarma üst teğmene emirler yağdırıyor, bütün köy yolları tutulsun ilçeye kimseyi yaklaştırman diye bağrıyordu. Gaymakkamın cipinin gapısı açık çamlığın köşede hazır bekleyen Makam Şöforü Derviş ise, Ektirli Mamoş’un kendisine telaşlı şekilde yaklaşmasından soru sormasından çok tedirgin oluyordu. Gaymakkamın cipi galabalığın hemen ardında bir cenaze korteji ağırlığında ve sessiz Zıraat Bankasına doğru ilerliyordu...
Gahveci Abdurahman gahvesini açmış, ağzında cıgarası ve önünde öğnüğü ile Zıraatcı Kenan’a bir gahve yaptı. Yan tarafdaki goyu gölgeli yerde, akşamki içtiğin şarabın etkisinde kurtulmamış yarı sarhoş Kenan’ın yanına oturdu, bir taraftan da ana yolda gezen gomandoğları bir gözüyle takip ederken, “Bu işte bir bit yeniği var. Goca banga soyulmuş, pekey candarmalar nerdeymiş?” deyi ilenen Kenan’a eliyle sus işaret yapan Abdurahman, bir yandan da ağzı sıkı olmayan Kenan’a açılmak istemiyordu emme dalıp getmişti.
Geçen gün heç tanımadığı üç kişi gelmişler pencerenin yanındaki masaya oturmuşlar tam 3 saat sohbet etmişlerdi. Birisi kel, sadece kulaklarının üst kısmında saçları olan, parlak yüzlü, iki gözü ile etrafı sürekli kolçan eden gulunçlu birisiydi. Diğeri esmer, gür saçlı, spor ayakkabılı, zoraki gülümseyen, elinin biri sürekli bıyığında olan, diğeri ise omuzları kambura yakın utangaç, insanın yüzüne heç bahmayan, elinde sürekli galemle bir şeyler çizip garalayan biriydi. Abdurahman yılların gahveciydi, müşterilerini geleni gedeni yanına yaklaşanlardan tanırdı. Bu üç garip insana bir anlam verememişti. Derken dördüncü bir şahıs daha geldi yanlarına çocukla yetişkin arasında, yüzleri sivilceli, gördüğü Arguvanlılarla öpüşen, hal hatır soran, sürekli oturmak istemeyen ayakta duran… Bu şahsı daha önce bir sefer bangacı Adil ile yolda gezerken gördüğünü yarım saat düşündükten sonra çıkardı. Böyle düşünürken ağzında cıgaranın bittiğini ve içmek için aldığı çayının buz gibi soğumuş olduğunu; “G... goyam daha burda yaşanmaz, emdiğimiz sütü burnumuzdan getirirler” diye konuşan Kenan’ın kendisine bahıp gülmesiyle anladı ve kendine geldi. Çay ocağına doğru gederken üç komandoğ gahveden içeri girdiler. “Gahveci Abdurahman sen misin?” dediler. “He” dedi ama dizlerinin bağı çözüldü. “Bizimle gel” dediler, öğnüğünü çıkarmaya bile fırsat bırakmadılar, askeri reoya binip Gayabaşı’na doğru gederken Halpuz yol ayrımında Eski Askerlik Şubesinin olduğu kısımda yol yolak asker elleri tetikte görünce çok gorhtu, “Ben ne yaptım ki?” diye kendini teselli etti.
Abdurahman tam nazarethaneye daha yeni girmişti ki bankacılardan olan kalabalığı gördü. Adil, Turan, Bekteş, Hüseyin, Ali… Epey kalabalık bir grup insanı askeri reo ile Malatya’ya götürüyorlardı. Albay Aykut ise nezarethane kapısının hemen sağında, uzun büyük bir masanın başında zevatla dinlenirken, “Hepinizi bülbül gibi konuşturacağım. Peşinizden ben de geleceğim” diye reoya binenleri tehdit ediyordu. Cenderme komondu üst teğmenler emir yağdırıyor, “Tüm şupelilerin gözaltına alınıp getirilmesine” “emredersin gumandanım” diye selam verip bahçede gelen giden askeri arabalar… Komandolar yan tarafta sabah eğitimini yapan askerlerin “Ne Mutlu Türüm” diye haykırmaları nezarette yatanların kulaklarını tırmalıyordu. İccilin Hüseyin ise Hitler bıyıklı Bal Mahmut’u işaret edip, “Ohloğuyu yutmuş bu Mahmut” deyi şaka yapınca nezarethanedekiler ilk defa gülümsüyorlardı. Biraz sonra Kenan da geldi. Abdurahman’a beni niye orda bırakıp geldin?” deyince millet gülmekten kırıldı kenan’a. Sonra ekledi, “Avradın çocuklar geldi, kahven sıkıyönetimin emriyle gapandı” deyince millet gene gülmekten gırıldı. Derken öğlen vakti gelmiş, İzmir üzüm hoşafına ekmek bandırıp yeyen Kenan’a neydem dişerim yoh ki aç mı galam” deyi ekledi.
Gaymakkamın şöförü Devriş bırandalı makam arabasıyla yolda park etmiş ağacın serin gölgesinde dinlenirken tekmil kıyafetli İsmail Burgucu askeri cemseden başını uzatıp, seninle de hesaplaşacağım deyince Derviş şaştı içinden, “Bu namussuz gudurmuş, yapar” dedi.
Sürekli Malatya’ya gözaltına alınan insanları askeri reolarla gönderiyorlardı. Yoldan yolaktan, Ektir Gediğinden, Sülmenli Garadiğin Gedikte, Urunun Düzünde her taraf mavi bereli komando askerlerle çevrilmişti, şüpelileri gözaltına alıyorlardı. Malatya Devlet Hastanesinin yanında sağdaki Garnizon nezarethanesi dolup taşıyordu. Yukarı Sülmenliden ben dâhil 22 kişi, İsaköy ve Garayükten getirdikleri ve Arguvan merkezle birlikte tam 68 Kişi gözaltına alınmış, operasyonlar ise devam ediyordu…
1980 yılında 31 Ağustosu 1 Eylülüne bağlayan gece Arguvan’ın tek banka şubesi olan Zıraat Bankası soygunu bir anda Arguvan halkını sersemletiyor, olayın günlerce şokunu yaşatıyordu. Heç umulmadık bir zaman dilimine yaşanan bu olay yanlız Arguvan’da değil ülke gündemi olarak TRT haberlerinde ve Gazete başlıklarında yer alıyordu. Arguvanlılar ise şaşkın ve şokta olayı çözmeye ipucu elde etmeye çalışıyorlardı. Bütün tepeler yollar ilçeye giriş ve çıkışlar jandarma komandolar tarafından tutulmuş, mazot almak için Cankulu’nun pompaya gelen araçlara, traktörlere bile musade edilmiyordu. Eşekle ilçe merkezine doğru gelenler gediklerden geri dönderiliyor kimseye musade edilmiyordu. Arguvan’ın ileri gelenleri postanede toplanıp Ankara’dan Süleyman Efe, Mustafa Şentürk, Ali Kırca’dan yardım istiyorlardı.
Halpuz yol ayrımındaki bağın içine bir şupeli gaçtığı ihbarı alınır alınmaz... Gültekinlerin bağı abluka altına alındı. Dağ gomondoğları üzüm bağını didik didik ediyor bir taraftan da olgunlaşmış tahannebi üzümlerinden atıştıran askerler teğmenin düdük sesi ile toplanırlarken bağın eski askerlik şubesine bahan tarafında köprülemiş iri yarı üzümün dibinde gizlenmiş M. Orhan’ı yakalıyorlardı. Mustafa ise şok olmuş sırıtıyor heç gonuşmuyordu. Teğmen, “Ula oğlum bu deli olmasın?” deyince asker de aklından şupelendi, sonra Mustafa omuzlarını kasıp iki eli parmakları ile akıllı olduğunu ama çok korktuğunu, tutuklanmaktan çoh gorhtuğu için bağa gaçtığını ve gizlendeğini söğleyince, “Atın ulan bunu da reoya” dedi. Telsizle Albaya, “Komutanım bir şupeli yakalandı, kaçıp gizlendiği bağda kıs kıvrak yakalandı” deyince komutanı, “Soygunla ilgili mi, aranan şupelilerden mi? İngiliz Bektaşın oğluysa hemen gözaltına alın getirin” diyordu. İngiliz Bektaş Bankanın odacısıydı, olayı duyar duymaz mide kanaması geçirmiş, yoğun bakıma alınmıştı, sorgusu ise yapılamıyordu. “Aranan şupeli simsar Bektaş oğlu Mustafa deyip” gonuşurken Mustafa ha bire telsizin çıkardığı Bip Bip sesini can kulağı ile dinleyip sırıtıyordu.
Arguvan postanesinde ise esnaflar sıraya girmiş Malatya’daki toptancılara telefon edip, “Veresiyeleri toplayamadık, panga soyuldu” diye bar bar bağrıyorlardı. Kırmızı kemal, Hıdır Elma, Havlov, İpşir oğlu, Tenekeci ve merkez mahalle muhtarı Sadullah, Kırtasiyeci Mecdin, Bumbuk, Gırpık Satoğ Yıldız telefon bağlantısını bekliyordu.
Guşuluların gamyonu ise urunun gedikte didik didik aranırken simsar Vahap ve Bekteş’in dağ köylerinden topladıkları inek, koyun ve keçilerin firarı ve melemesiyle neye uğradığına şaşıran çevredekiler panikliyordu.
Aşağı Sülmenli yolunda Garadiğin Gaşın öbür yanından iri yarı beyaz eşşeğe binmiş elinde seküdeli ve süslü yuları elinde, eşşek ha bire yol kenarında iğdelere saldırıp yerken, eşeğin sırtındaki Hacı Hamzanın kutsal davidi sesi lüzgarla birlikte tepedeki askerlere geliyordu. Hacı Hamza, “Çüüüş gel, çüüüş gel, ellere galasın ellere” diye bağrıp bir an önce Tahirköy’e pangaya getmek istiyordu. Garadiğin gaşta Arguvandan gelen körüklü 165 Motorun üstündeki Gızıl Azizin oğlu Abüsef, Hacı Hamza’nın eşeğinin ayağının dibinde firen yapıp bir eli direksiyonda bir eli arka kaportada, şapkasının öğünü galdırıp gafasını gaşıdı. “Nere gediysin Hamza Emmi? panga soyulmuş” deyince, Hacı Hamza, “Nedey ula? Kim soymuş?” deyi şaşkınlıktan gıpgırmızı oldu. “Ben şimdi neydecem, benim para da mı getti?” deyip sitem ederken gomondoğlarla göz göze geldi. gomandoğlar hemen dönmesini, Arguvana giriş ve çıkışların yasak olduğunu söğlediler.
Asmaca yolunda ise Kınıklı Sayit’i geri döndürmüşler. Sayit, panganın soyulduğunu ilk duyanlardan oluyordu. Sait’in sesi taa Ektir Gediğine ve Çapıtlı Çalı’ya geliyordu. Yolda karşılaştığı akrabasına, “Ula oşoğ oşoğ, geri dön geri dön” diye o kekeş şivesiyle panganın soyulduğunu, her yerin asker olduğunu Tahirköy’e kimsenin sokulmadığını heycanlı heyecanlı anlatıyorlardı,
Yukarı Sülmenli’de Banka soygununu ilk duyan Tüvsiz İsmail’in gelini Naciye oluyordu... Damda yatarlarken yolda iki arabanın karşılaşıp, durup konuşmalarında Bankanın soyulduğunu tüm paraların alındığını, banka personelinin ellerinin ve ağızlarının bantlandığını duyunca herkese haber veriliyordu. Güneş bir masta boyu yükselmişti, Memet Ali’nin oğlunun duvarının dibinde yolda kümeleşen köylüler şaşkınlıklarını anlatıyorlar, “biz şimdi neydecek” diye sitem ediyorlardı. Bir kümeleşme de Bekci Ali Baydur’un evinin önündeydi. Kekeş Seyit Dedenin, “Ne dey ula, ne dey ula?” diye ilenirken aşağıdan ağzında cıgara ile gelen Çütcü Sadık “G… goyam heç para goymamışlar, hepsini çuvalla alıp götürmüşler, millet beş parasız galacak” diyordu.
Cemseler Aşağı Sülmenli’den geçip köye ulaşmış, mezarlık ve Palaklı tarafına onlarca komando elleri tetikte yolları tutarken köyden tutuklamalar başlıyordu. Tam 13 kişi ben dâhil gözaltına alınıp cemselerle Arguvan’a ordan da Malatya’ya. Malatya Devlet hastanesinin sağındaki Garnizon komutanlığında Arguvan’dan gelenler çığ gibi büyüyordu yaklaşık 70 kişi gözaltındaydı, köyden bir genç Ali Şahin bir türlü ele geçirilemiyordu. Ali Sülöğün Deresini mekân tutmuş, söğütlerin başından inmiyordu, komandolar bütün operasyonlarda Ali’yi yakalamak için çaresiz kalıyorlardı.
Garnizon nezaret hanesinde Celal, Ali Yücekyalar Hüseyin Kızılaslan, Ben, tam 13 kişi köylü olarak tam 7 gün süreyle tutuklu kaldık ve 12 Eylülden sadece 2 önce serbest bırakıldık.
Bütün arama ve operasyonlara onca işkenceye karşı kimin ve kimlerin soyduğu anlaşılmayan Banka soygunu 2 Eylül 1980 Tarihli Hürriyet gazetesinde, “Türkiye’nin en büyük soygunlarından biri Arguvan’da gerçekleşti” manşeti ile yer aldı. Yukarı Sülmenli köyünden ve çevre köylerden 100’e yakın insanın gözaltına alındığı ve sorgulandığı yazılıyordu ve ekliyordu, “hiç bir ipucu elde edilemedi”. Hiç yok yerden insanlarımıza sıkıntı veren ve acılara sebep olan bu soygunla ilgili olarak Adana 2 No'lu Sıkıyönetim Askeri Mahkemesinde yargılananlar ise beraat ediyorlardı.
Sağlam kalemlerce kullanıldığında harika betimlemelere gebe öykü çeşididir. Olay öyküsünden daha çok severim. Yazması da zordur okuması da dikkat ister. İçinde bol bol betimleme olan öykülerdir, oku oku sonu gelmez...
Durum öyküsü şeklinde kaleme aldığım bu öykümü umarım beğenirsiniz.
Hepinize en derin saygı ve sevgilerimle...

 

Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekmektedir.

Üye değilseniz hemen üye olun veya giriş yapın.

YORUMLAR
feyzi ateş
feyzi ateş - 4 yıl Önce

yazar biracık abartarak yazıyor

İsmet Durak
İsmet Durak @feyzi ateş - 4 yıl Önce

bu bir durum öyküsüdür...ana omurgasını bozmadan eti kemiğe büründürmek yazarın işidir...buna abartma denmez bence ..yazar hayel gücünü objeleri bütünlük içinde birleştimiştir...güzel espirilerle ustaca süslemiştir...fevzi ateş@feyzi ateş x eleştirin biraz yavan

banner40

banner45

banner57

banner39

banner44

banner56