AÇTI M'OLA ARGUVAN’ IN GÜLLERİ

Arguvanlı Hemşehrimiz İrfan Göksu'nun yazdığı kısa bir öykü

AÇTI M'OLA ARGUVAN’ IN GÜLLERİ

“AÇTI M'OLA ARGUVAN’ IN GÜLLERİ”

 İrfan GÖKSU

 Ne çok severdim ilçemiz Arguvan’ı, hele birisi, “Arguvan’a gidek mi İrfan” deyince hiç düşünmeden hemen kendimi yola vururdum. En ilkin ta dört yaşında bizim Ercan ile "Almanya ya gidiyoruz" diye düşmüştük yola. Bazen oyun oynayarak, bazen uyuyarak o uzun, dolambaçlı uzayıp giden patika yollardan, hiçbir tehlikeyi aklımıza getirmeden gitmiştik Arguvan’a. Tesadüfen birkaç köylümüz bizi çarşıda görünce -bu çocuklar buraya nasıl gelmiş- diyerek adeta donup kalmışlardı. Köyde günün konusu olmuştuk. Böyle başlayan ilk yolculuğum ortaokul-lise dâhil altı yıl sürdü. Her gün gittim-geldim yürüyerek, yazın sıcağında, kışın yağmurunda, çamurunda, boranında…

 Gün doğmadan çok önce yola çıkardık, köyden başlayarak ikili, üçlü, dörtlü öğrenci gurupları yol boyunca uzayıp giderdi. Bu uzun yolda hiç laf bitmezdi. Köy kavgaları, maç yorumları, okulda olan biten şeyler, yolda yaşadığımız yılan, kurt ve benzeri olaylar  yolun nasıl geçtiğini hissettirmezdi bizlere. Hele Kızılkaya tepesine varınca yukarıdan Arguvan’ın görünüşü muhteşemdi. Kuzeyde Ayranca ve Göl Dağı, doğuda Abdulvahap dağı, güneyde uzaklarda Bey Dağları, batıda Çeki ve Engizek dağları. Her yönde 100 kilometreye varan engin bir görüş alanı ve bir küme tepenin yamacına doğru uzayıp giden kerpiçten, düz damlı ve çatısız evlerin bulunduğu Tepebağ Mahallesi. İleride  tek katlı toprak evlerin bulunduğu eski köy mahallesi, alt kısımlarda küçük dağınık Bahçelievler Mahallesi ve ilçe girişinde  tuğladan yapılmış bir dizi afet evleri mahallesi. 200 metre kadar uzunluğunda her iki tarafı akasya ağaçları olan tek bir cadde ve cadde boyunca genellikle tek katlı kerpiç ten yapılmış 30-40 dükkân, bir çeşme bir fırın, bir okul… İşte bizim Arguvan... Türküleri gibi sade, sıcak, hüzünlü ve yeri hiç doldurulmayan...

 İşte burası afet evlerinin hemen alt tarafında bulunan, üstü toprak sundurmayla kapalı çeşme, su içtiğimiz, ayakkabı ve elbiselerimizdeki çamurları sildiğimiz ve üstümüze başımıza çeki düzen verdiğimiz yer. Biraz ileride sağda, daha çok insanların bulabilirlerse gazyağı ve mazot aldıkları Cankulu’nun (Cangılı) petrol istasyonu. Şu güzel iki katlı balkonlu ve boyalı ilçenin en güzel -bizim Tekin Ateşlerin- evi. İlerisinde  ilçenin en büyük binası olan Sağır Ali’nin öğrenci yurdu olarak yaptığı, her şeyini tek başına yaptığı söylenen ama kullanılmayan bina... Bazı zamanlarda okuldan kaçarak burada ekmek zeytin yerdik. Ön tarafta yol kenarında Ali Seydi ve Derviş Abinin evleri. Sol tarafta küçük bir postane. İlerisinde  ilçe komutanı baş çavuş İsmail B’nın evi. Nedense insanlar buradan geçerken yüzleri ekşir ve kaşları çatıklaşırdı. Karşısında Rıza Amca ve Hürhan’ın büyük konağı, burada çok sayıda öğrenci ve memur kalırdı. Rıza Amca beni gördüğünde hep hüzünle bakardı, acaba beni tanıdığı için mi? Birilerine benzettiği için mi? Bilemezdim. Ama bazen hayal kurardım; ben bu evin oğlu olsam, burada yaşasam, ilçenin çocukları gibi elbiselerim olsa, para da verse ben çikolata alsam ve bolca peynir yesem... Çocuk aklı işte... Bizim topraklarda ender bulunan bir dönem askerlerin diktiği güzel bir çamlık. Çamlığın alt tarafında bir futbol sahası ve karakol binası hemen yanında çok temiz ve sürekli ilaç kokuları olan sağlık ocağı...

 Şurası ünlü Abdurrahman’ın kahvesi. Herkesin ballandıra ballandıra anlattığı ve hep merak ettiğim çalışmasa da ilk televizyonu gördüğüm yer. Sol tarafta Adıgüzelin berber dükkânı. Hemen yanında küçük bir lokanta ama yemekten çok içki içilen yer. Bitişiğinde Kerim kereli Aziz’in manifatura dükkânı... İki adım ötede yine ünlü Kırpık Satoğ’un bakkalı, berber Sadığın yeri ve deli Feride’nin evi. Cadde sonuna doğru Hıdır Elma’nın dükkanı. Karşı tarafta Fevzinin İpragaz bayisi, bizde tüp denilince ipragaz, yağ denilince sana yağı, deterjan deyince Tursil anlaşılırdı. Foto denilince de Kenan’ın dükkânı. Bir makinenin arkasına geçer, siyah bir perdenin içine girer, buraya bak derken birden bir ses ve ışık işlem tamam.10 gün içinde gel siyah beyaz, istisnasız hazır ol vaziyetindeki fotoğrafını al. Yan tarafında Köşker Muharrem’in küçük dükkânı, ilerisinde Hasan amcanın fırını, Bumbuğ’un dükkânı, en son Mikail İpşiroğlu bakkaliyesi ve hemen alt tarafta hep dikkatimi çeken gözlerinin altı kat kat kırışmış, sıcak ateş altında kan çanağına dönmüş gözleri ile Demirci Vahap’ın dükkânı...

 Çarşının üstünde ise tek katlı ve görkemli  uzun bir okul binası... Hem ortaokul, hem de lise. Çift devre. İlçeye, sosyal ve ekonomik yaşama yön  veren, var olmasını sağlayan en önemli kurum. Eymir, Şotik, Karahöyük, İsa Köy, Narmikan, Asar, Germişi gibi ilçe merkezine uzak köylerden gelen çocuklar, genellikle tek odalık öğrenci evlerinde ve zor koşullarda kalarak; Sülmenli, Ektir, Halpuz gibi köylerin çocukları da yürüyerek her gün okula gidip gelirlerdi. Okulun İlk yıllarında öğrenci kıyafetleri askeri üniforma şeklinde idi. Hele ortaokul birinci sınıfa başlayan çocuklar, bu üniformaları giyince, bir hava atarlardı sorma, dersin ki paşa olmuş. Bir de tören yürüyüşü varsa muhafız alayı geliyor zannedersin… Tabi ki bunları görünce ağzım açık kalır, bende öyle olmak isterdim. Arguvan Lisesinin her dönemde uçuk ve maceracı öğrencilere, Leyla ile  Mecnun’un sevdasını aratmayan gönül ilişkilerine, bugün olmasa en geç yarın darbe veya halk devrimi yapan, hükümetleri deviren her gün yeni bir hükümet kuran, fakat zor koşullarda ve imkânsızlıklarda bile spor, kültür, edebiyat, sanat eserleri üretmeye özen gösteren kişilere de rastlanırdı. Dönem dönem çıkan okul gazetesinde çok güzel ve güncel hikâyeler ve şiirler  yayınlanır, bunları zevkle okurduk.

 “Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde, develer tellal iken,ben anamın beşiğini şıngır mıngır sallar iken… Oduncu çocuklarını ormana götürmüş ve orada terk etmiş… Kız küçük kardeşine Gardaş biz kaybolduk demiş. Kız birden bir ceylan, erkek çocuk ise bir guguk kuşuna dönüşü vermiş. Ve padişah üç tuğ vermiş, Kaf Dağını aşmışlar…”

 “Ellöğ ile Lala’nın canı kaysı kola çeker ama para yok... Ne yapsınlar? Arguvan yoluna pusu kurmuşlar, geleni gideni soyacaklar. Eyvaah! Gelen zavallı çerçici Muharrem, yaşlı bir eşeğiyle köy köy gezerek öteberi satar. Karşılığında bazen para, bazen keçe, çul veya bulgur alır… Adamın parasını alırlar. Kendilerini ele vermemek içinde ayrı ayrı yönlere giderler. Lala geriye dönerek der ki, ‘haydi Ellöğ bay bay, Gırpığın dükkanında görüşürüz.” “Tamam Lala …”

 “Okuldan çıkınca at gibi koşar

Çarşıda kızların peşine düşer

Tavlaya oşkine canından geçer

Abdurahman kahvesine gel Veli Veli”

 ***

 “Kış geldi havalar soğuk

Bağramıyorum sesim buğuk

Konut değil sanki kovuk

Üşüyorum gece kondu”

 Sadece okulu değil, Arguvan’ın her şeyi çok güzeldir. Başta türküleri. Halpuzun dut pekmezi üzerine pekmez olmaz, Guşu’nun bal armudu var parmaklarını yersin, Apası’nın cevizini at bir köşeye iki yıl sonra ye. Kavun karpuz, biber ve yeşilliğin ana vatanı Kesirik’tir. Peynir ve yağ da ise Şotik’ ten şaşma. Kayısı ve çir de İsa köyden başkasını tanımam. Bulgur ve tarhananın her köyde en iyisi yapılır.

 Hangi şehirde bir cadde bu kadar küçük ama çok kalabalık olur ki? Olsa olsa Arguvan… Benim başkentim. Köylerden çeşitli ihtiyaçları için gelen insanlar, öğrenciler, memurlar, sanki şanzelizede gezmeye gelmiş gibi uzun yakalı gömlekleri, İspanyol paça pantolonları ve uzun saçlı ve madalyonlu volta atan gençler, bir insan yığını, bir pazar yeri, şenlik havası…

 
Geeeel geeeel Kırpık Satoğun dükkânına geeeeel. Bah hele şu armutlara bah hele hay maaşallah.”


“Cihan Turizm, Malatya Malatya! Hemen kalkıyor koş vatandaş koş!”


Ya Fevzi ipragaz gelmedi mi? Yok vallaha gurban bende sütümü ocakta bişiriyorum.”


“Bugün Arguvan sporun, Eymir’le maçı varmış gidek mi?  Valla da, Karadirek çarpsın ki... Kimler varmış? Sarı Vahap, Turgut, Memet Ali, Germişili Bayram, lokantacı Sadık, Sülmenlili Teslim… Esssah mı la!


Abdurrahman’dan kurtulduk derken, bir de başımıza İhsan Orhan geldi iş mi bu yaa…”


“Ferdi Hoca yine beni ikmale bırakmış, vaaaay  vay da vaaay vay…”


“Aha da deli Poyraz geliyor. Haydi, bir dahılak hele…


Güle güle git İmam Hüseyin yoldaşın olsun gurbannn…

 O curcuna içinde arkasında yoğun bir toz bulutu bırakarak, Arguvan- Malatya arası çalışan tek ulaşım aracı olan eski bir otobüs. Üstünde bir hoparlör ve teybin sesini sonuna kadar açmış olarak;

 “Uzun olur şu Almanya yolları

Konuşurlar, anlaşılmaz dilleri

Açtı m'ola Arguvan’ın gülleri

Onun için ağlar ağlar gezerim”

 Türküsünü çalarak caddeye girerdi. O anda başına insanlar üşüşür, acaba kim gelmiş, ne getirmiş, ne haber göndermiş, ısmarladığı şey gelmiş mi veya bizim gibi kuru kalabalık sadece seyirci olup da, yine de olanı biteni izlemek çok güzeldi. Uzun aralıklarla vıırrrıııınnn, vıırrrrınn diye çalışan bazen aracın altındaki bir borudan bızzzztttt diye ses çıkarıp ortalığı tozu dumana katan bu otobüse kendi aramızda “BMC bızzzzttt” derdik ve gülerdik.

 Sadece Arguvan’ın geceleri çekilmez olurdu. Güneşin batmasıyla birlikte bir hüzün çöker, el ayak çekilir, dükkânlar kapanır, çarşı pazarda Allahın bir kuluna rastlanmaz, Bom -boş sokakta orayı burayı karıştırıp duran başıboş birkaç kedi ve köpekten başka kimseler olmazdı. Akşam olup, başımızı yastığa koyup, yatağa uzanınca, derin bir plak sesi gelirdi, gecenin karanlığını yararak “Galeri Kayhan siz müzik severlere hizmet etmekten gurur duyar. Cezmi Kartay Caddesi Orhanoğlu Pasajı numara 29 Malatya, Malatya. Saygılarımızla...” Bu konuşmanın arkasından Davulcu Hacı’nın o içten, doğal ve yürek burkan sesi duyulurdu;

 “Yüce dağ başından aşırdın beni-ölem ölem

Çekilmez bir derde düşürdün beni-de yeri yeri

Madem güzel gönlün yoğ idi bende-ölem ölem

Niye doğru yoldan şaşırdın beni-de yeri yeri

 Ve huzur içinde uykuya dalardık.


Kısa zaman içinde, BMC bzzzttt, Zühtü’nün taksisi, bizim köylerde Karacalı Hüseyin’nin, yukarı köylerde Dımbıdı’nın kamyonu zamanla sevdiklerimizi, akrabalarımızı ve arkadaşlarımızı geri dönmemek üzere şehirlere taşıdı. Baskı, heyelan ve geçim koşulları etkisiyle o güzelim Arguvan’da; sadece terk edilmiş ve yer yer çökmeye yüz tutmuş okul binası hariç, hiç kimse ve de eskiyi anımsatan hiçbir eser kalmadı. Ne bir bina, ne bir iz… Sanki hiçbir şey yaşanmamış gibi.

      Şimdi bu kayıp kentin semalarında, Eymir’li Hüseyin Hocanın, Kırpık Satoğ’un, Deli Feride’nin, elekçi Halil’in, yavan Ali’nin, öğretmen ve öğrencilerin… Sesleri hala yankılanmaktadır.

  "Hoşça kal benim kayıp kentim. Yüreğimde yaşayacak anın…

İrfan GÖKSU
www.arguvanhaber.com

Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekmektedir.

Üye değilseniz hemen üye olun veya giriş yapın.

YORUMLAR
ender keser
ender keser - 7 yıl Önce

yazınızı büyük bir zevkle okudum.yüreğinize sağlık .yalnıız dükkan sıralamalarında hatalar olmuş. yinede ellerinize sağlık

Ziynet KAYMAZ
Ziynet KAYMAZ - 7 yıl Önce

Yüreginize kaleminize saglık.

ALİ DOĞAN-ANK
ALİ DOĞAN-ANK - 7 yıl Önce

YÜREGİNİN AÇTIGI DOĞRUDA ACABA GÜLLERİ KALDIMI
ELLERİNE SAĞLIK
BAŞARILAR

Askar Baydur
Askar Baydur - 7 yıl Önce

Yuregine saglik guzel kardesim bu kadar guzel anlatilir

vahap gültekin
vahap gültekin - 7 yıl Önce

Degerli hemşerim beni eski günlerime götûrdün emegine saglık

SIRADAKİ HABER

banner40

banner45

banner57

banner39

banner44

banner56