İki ay içinde Diyarbakır ve Siirt’e gitme imkânım oluştu. Bu ziyaretlerde gözümüze yansıyan, akla yansıyan, dile düşen bazı gözlemleri paylaşmak istiyorum.
 
Başka bir ülkenin değil kendi ülkemiz içinde kendi kendimizi nasılda bölüp, ayrıştırmışız. Bunu bazen bilinçli bazen de bilinçsiz bir şekilde gerçekleştirmişiz. Ankara’nın ötesi, bazılarının Amed eyaleti, Doğu ve güneydoğu Anadolu, Kürdistan adıyla isimlendiği algı içimiz dediğimiz yeri nasılda dışladığımızı ve bu yabancılığı gezip görünce daha yalın bir şekilde önümüze çıkıveriyor.
 
Gezip, konuşup, dinleyince bildiğimiz hiçbir şeyin bildiğimiz gibi olmadığını görüveriyoruz. Bölge halkı hakkında televizyon, internet ve diğer iletişim kanalları ile zihnimizde şekillendirilen bölge imajı birden tuz- buz oluveriyor. Bunda dönemsel uygulama farklılıkları da etkili olmaktadır. Genel şematik tanımladığımız düzlemden çok farklı bir durum ile karşı karşıya kalıyoruz.
 
Gidip gelenler meslek durumuna göre zihnimize imaj çizdiler. Askerlik yapanlar çatışma, asker aileleri düşman ve gericilik, memurlar zindan, ticaret yapanlar korku, yolculuk yapanlar tehdit konsepti içinde tanımladılar. Bu imajı basın- yayın dünyası fazlasıyla katkıda bulundu. Bölgeye gidenler batıdaki zihin imajlarını bir yana bırakıp gitmediler, aksine bunu kuvvetlendirecek ayrıntılar yakalamaya çalıştılar. En doğru tanımlamayı bölgede yaşayanlar yaptılar. Onları da kimse dinlemedi.
 
Tehdit konsepti bir dönem halkın tümünü kapsarken şimdi sadece askeri operasyon ihtiyacı hissedilen an ve durumlar için ön plana çıkmış görünüyor. Birkaç bölge dışında askeri varlık kendini göstermiyor. Kale görünümlü yüksek duvarların ardında toplumdan kopuk bir hayat ve yapılanma içinde varlığını devam ettiriyor. Güvenlik kaygıları savunma merkezli operasyonel faaliyetlere dönüşmüş görünmektedir.
 
Bölge için ilk defa gidenlerin her köşe asker, ellerine molotof kokteyli almış genç, gergin bir şekilde bekleyen toplumu görme çabaları boşa çıkıyor. Zihin içine boca edilmiş görüntü ve haberler zihni öylesine zehirlemiştir ki düşündüğü şeyleri görme çabası her seferinde karşılıksız kalıyor. Hayat her yerde olduğu gibi devam ediyor. Sosyal hayat, eğlence, ticaret, eğitim vs. hayatın içindeki akış değişmiyor. Gezerken bu görülen, duyulan, hissedilen şeylerin gerçek olup olmadığından şüpheye düşüveriyor insan. Ve yabancılaşmaya sebep olan tembelliğimiz, duyarsızlığımız ve bilinçsizliğimize karşı derin bir ah çekiyorsun. Gösterenlerin gösterilerine aldanmak sorumluluğu bizdedir. Hakikati görmek öylesine kolay ve yakınken böylesine uzaklaşmanın zihnimize ve yaşantımıza getirdiği maliyetleri hesap bile edemeyecek durumdayız.
 
Türkiye’yi zehirlemiş olan ulus- devleti, garip bir laik uygulama modelleri ve ideolojik kumpasların bölgedeki yansımaları farklı olmuş. Ulus yaratma çabaları bölgede yeni ulus yaratma çabalarına dönüşerek geç- milliyetçilik dalgasına evrilmiş, laik uygulama pratikleri dindar halkın içten içe yabancılaşmasına yol açmış, ideolojik kumpas kendine yeni tuzaklar yaratmış.
 
Türkiye’de her şeyde olduğu gibi burada da her şey derinlerde akıp gidiyor. Görülen bir derin devlet, organizasyonlar, planlar, uygulamalar varsa da buna karşı derin millet, tarih, toplum bulunuyor. Türkiye’de uygulanmış boşa çıktığı birçok olay ile belgelenmiş zihin düzeneğinin bölgesel varoluş çabaları da aynı geleceğe mahkûmdur. Denenmiş ve hiçbir karşılığının olmadığı görülmüş projeler peşinde zaman ve hayatlar feda edilmeye devam edilmektedir. Yalnız topluma mal olan acılarının bedeli ödenmemekte, hesabı hayat tarafından kesilmek üzere zamana havale edilmektedir.
 
Sokağa indiğimizde en popüler buluşma mekânları çay ocakları ve kahvehaneler oldu. Caddeye açılmış çay ocaklarında insanlar öbekleşmiş, kafaları birbirine geçmiş halde sohbet ediyorlar. Saatlerce oturan bu insanların gündemlerini merak ediyoruz… Dinlemeye fırsat olmuyor. Genç ve orta yaşlı insanlar burada, çocuklar ise sokaklarda ve internet cafelerde toplanıyorlar. Çalışma saati olan bir anda bu kadar insanın beyhude bir halde bir arada bulunması çok ürkütücü. Kadınlar evde ekmek beklerken, erkekler büyük bir haber beklemenin sessizliğindeler.
 
Şehirlere gittiğimizde ilk önce fabrikaları arıyor insanın gözleri. Şehirde organize sanayi bölgeleri ya yok ya da çok az. En çok göze çarpanlar barajlar ve yol inşaatları… Güvenlik problemini bahane eden sermaye yatırım yapmaktan kaçınıyor. En basit şantiyeler basılıyor ve araçlar yakılıyor. Tehdit edilen iş adamları sermayesini alıp başka bir yere göçüyor.
 
Büyük işsizlik herkesi çok yormuş. Bunun sona ereceğine dair kısa vadede ümit yok. Gayr- insani, ahlaki ve hukuki geçim yolları halen revaçta. Uyuşturucu, kaçak sigaralar, kaçak mazot… Evde çocuklarının karşısına elleri boş bir halde çıkan erkekler… Eve ekmek gelmesinden ümidini kaybetmiş kadınlar… Gördüğü ve duyduğu hayat standartlarına bir türlü ulaşamamanın çocuklarda- gençlerde artırdığı öfkeler…
 
Devlet kurumlarının duvarları alabildiğine yüksek yapılmış. Kaleleri andıran yapılar devlet ile milleti birbirinden ayıran Berlin duvarlarına dönüşmüş. Ortaya çıkan bu ayrılık ve kavgayı sona erdirecek bir buluşma alanı henüz oluşmamış. Ayrı bir dünya ve zamanda yaşıyormuşçasına, güvenlik eksenli kaygılar ile karşılıklı tedirginlik devam ediyor.
 
Derin devlet, derin örgüt olduğu gibi bir de derin halk var. Devlet ve örgüte karşı sessiz bir öfke ve itiraz yaşayan, can, mal, namus ve din emniyetini arayan, başka bir halka karşı hezeyanlar beslemeyen büyük bir toplum var. Bu toplum sessiz yaşamaya devam ediyor. Akan kanın durması için dua ediyor, her ölen insanda canı biraz daha acıyor.
 
Derin halkın hafızası olan derin tarih; ideolojik kumpas ve ayrılıkçılık merkezli zihin kirlenmesi yaşayanlara her defasında yüzlerine gerçeğin canlı belgelerini şamar olarak indiriveriyor. Neye uğradıklarını şaşırıyorlar, toparlanıp cevap vermeye hazırlanırken; kırılan putlarının hesabını soran Nemrut ve kavmine büyük putları adres olarak gösteren İbrahim karşısında düştükleri çaresizliği bir kez daha yaşıyor ve dilsizleşiyorlar. Ama yetmiyor, ideolojiler en büyük yalan makineleridir artık. Üret üretebildiğin kadar… Yeni bir yalan sunmaya hazırlar ve İbrahim’i ateşe atmaya çalışırlar. Yakmaya çalıştıkları İbrahim; toplum, insanlık baki kalacak ama onlar tarihin, zamanın, insanlığın lanetlediği Nemrut ve avanesinden öteye gidemeyecekler.
 
Çocuklar… Gül yüzlü çocuklar… Umudun diri yürekleri… Anne karnından yatağa değil sokağa çıkan çocuklar… Sokaktaki ağabeylerinden yaşamın kurallarını öğrenmeye koyuluyorlar. Sokak en büyük öğrenme merkezidir artık onlar için. Rivayetlere sığınmış halde masallarla büyürler. Gerçekliğin tam ortasında gerçeğe her gün biraz daha yabancılaşarak büyürler. Herkes onlar üzerine hesap yapar. Devlet, örgüt ve anneler. Devlet eğitim kurumları ile devşirmenin en kısa ve etkili yolunu denemeye çalışır. Örgüt yönünü dağa çevirecek basit propagandist düsturlarını angaje etmeye çalışır. Annelerin ise hesabı hep yarım kalır. Her an nefessiz bir bedenin bir an kucağına konulacağını düşünürler. Oğullarının ve kızlarının okumasını isterler. Saçları taransın, temiz giyinsin, derslerinde başarılı olsun. Ama her defasında ufka bakıp umut arayan anneler yorgun bir şekilde başı öne eğik eve dönerler. Ufuk kapalıdır, umutlar sönüktür.
 
Oyuncaklar… Çocukların masalları… Her oyuncak çocuğun elinde bir masala dönüşür. Erkek çocukların elinde en önemli oyuncak silahlar… Çeşit çeşit… Sanırsınız bir silah panayırına gelmişsiniz. Büyük bir onurlar beline takar, diğer arkadaşlarına karşı farkını hissettirmeye çalışır. Bir gün oyuncak silahlar, evinde arka odasında gerçek silahlarla yer değiştiriverir.
 
Her şey birbirine karışmış haldedir. Dualar ve lanetler, iyilikler ve kötülükler, masallar ve gerçekler… Duyulan ve bilinen bir şeyin insanların muhayyilesindeki karşılığı farklı farklıdır. Birinde destan birinde hezimet vardır. Her şey propagandaya dönüşür. Sesler birbirinden ayırt edilemez hale gelir. Herkes kendi yorumuyla avunup yeni bir güne uyanır. Aldanma ve aldatmaya herkes hazır haldedir. Ve bunu bile bile yapmaya devam ederler.
 
Bastırılmış ve ertelenmiş bir hesaplaşma bekliyor. Çocuklarının dağdan cenazesi gelenler… Çocuklarının askerden cenazesi gelenler… Dağda hainlik sıfatıyla öldürülenler… Şehirde infaz edilenler… Dükkânları yakılanlar… Molotoflarla evleri ateşe verilenler… İşleri, emekleri ve gelecekleri çalınanlar… Gerilmiş bir yayda duran bir ok gibi herkes… Huzursuz, mutsuz ve umutsuz…
 
Herkes doğu- batı, kürt- türk karşıtlığının derinleşmesinden tedirgin olurken aslında asıl karşıtlık bölge insanının kendi arasında yaşadığını görüyoruz. Daha keskin, daha sert bir şekilde bölge halkı içinde birbirini hainlik, işbirlikçilik, ihanet kavramları etrafında nitelemeler almış başını gidiyor. Örgüte karşı olanlar hemen devletle işbirliği yapmakla suçlanıyor. Örgütle işbirliği yapanlar kör ideolojik saplantıların esiri olarak görülüyorlar. Korucu aile ve köyler toptan bir dışlanma ve mahkûmiyet içindeler. Her geçen gün karşılıklı büyüyen bir nefret birbirlerinin arasına biraz daha açıyor.
 
Açılan Kürtçe kanallar bölge insanı için ne kadar çok değerliyse, bazı kanallardaki örgütle mücadeleyi ele alan dizilerde tam aksi bir nefret ve sitemle izlenmektedir. Örgüte karşı olanlar dahi bu dizilerin örgüt propagandasını yapmaktan öteye gitmediğini belirtmektedirler. Bölge insanın dizilerdeki imajından herkes rahatsız olmaktadır. Holywood özentisi ile canını acıtanı görsellikle vurma çabası önyargıları biraz daha büyütüyor, gerçeklikten biraz daha uzaklaştırıyor. Yüzlerce kez aynı senaryo etrafında dönüp duran, örgütün varlığını red etmeye dayanırken her bölümde biraz daha meşrulaştıran bir halde örgütle ile işbirliği çekilmiş bir görünüm sergilenmektedir.
 
Bütün bunların gerisinde, önünde, arkasında saklı duran büyük medeniyet birikimi bütün ihtişamıyla olan- biteni seyrediyor. Ve gülümsüyor sanki… Şu insanların hallerine bak… Ne için yaşıyorlar, ne için ölüyorlar, ne için öldürüyorlar, ne için birbirlerine acı çektiriyorlar… yaşayanlar bir an durup kulak verseler bu toprakların hikayesi derdin de dermanın da ne olduğunu haykırıp duruyor. Ama dinleyen, hisseden, anlayan, değer veren yok… herkes kulağını gelecek kurşun sesine, atılacak bombaya, yakılacak evlere, siren seslerine aklını- kalbini- basiretini bağlamış durumda… Öylece bekleşip duruyorlar…
 
 
Misafir Avatar
İsim
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner40

banner45

banner39

banner44

banner56