DUYURULAR:
Arguvanlı emekli polis memuru Merdan Eren'in bağlamayla olan gönül bağı
Eskişehir Anadolu Ses- Altan Evgen Röportajı
 
Merdan Eren, uzun yıllardır Har’da bağlama kursu veriyor. Eren, bu meşakkatli yolda pişmek isteyenleri Har’a bekliyor

Emekli polis memuru Merdan Eren’in bağlamayla olan gönül bağı bir başka. Eren ile Halk Müziği’ne olan tutkusunu, bağlamayla kurduğu ‘dostluğu’ konuştuk.
 
Yakınlarının bile ‘Böyle kibar polis mi olur?’ dediği Eren, bu meslekte geçen yıllarını ve emekliliğinden sonra daha da hız verdiği müzikal çalışmalarını anlattı…
 
Beni yakından tanıyanlar bilir; üniformaya, üniformalılara karşı hep bir mesafem olmuştur. ‘Şu hayatta tokalaştığım üniformalı sayısı’ bir elin parmaklarını geçmemiştir belki. Biri varsa bu önyargımı yıkan, o da Merdan Eren’dir. İlk karşılaştığımızda, ben mesleğe yeni başlamış bir muhabirdim, O ise Güvenlik Şube’de bir memurdu. Tanıdıkça gördüm, adı gibi yiğit bir adam olduğunu. Öyle bir polis ki; kimlik kontrolü yapacağı adama ‘Lütfen bakar mısınız?’ diye soruyor ilkin. Sonrasında gelen ‘Böyle kibar polis mi olur?’ sorularına verdiği cevap zaten söze gerek bırakmıyor onu anlatmak için; “Bir insana başka nasıl hitap edersin ki? Polis de olsak, asker de olsak asıl rütbemiz ‘insanlık rütbesi’. Onu kaybetmememiz lazım…” Şimdilerde kentin kültür yaşamına önemli katkılar sundukları, İki Eylül Caddesi Gökdemir İşhanı’ndaki Hâr Müzik Merkezi’nde karşılıyor beni tüm sevecenliğiyle. ‘Tokalaştığım üniformalı’ sayısının parmak hesabını yapan ben, sarılıveriyorum dostlarının deyimiyle Şah-ı Merdan’a. Bu güzel yüreği ben tanıyorum! Amaç size de tanıtabilmek…
 
Merdan Abi, seni tanıyarak başlayalım istersen. Kimdir Merdan Eren?
 
1965 yılında Malatya’nın Arguvan ilçesinde doğdum. Babam Devlet Hastanesi’nde görevliydi, onun memuriyeti dolayısıyla Malatya merkezinde büyüdük. İlkokul, ortaokul ve liseyi orada okudum. 1988 yılında İzmir Polis Okulu’nda göreve başladım. 6 aylık bir eğitimden sonra, ilk görev yerim İstanbul’du. Yaklaşık 17 yıl Dolmabahçe Sarayı’nda görev yaptım. Birçok polise nasip olmayan bir görev sürecim oldu. Turizm ve sanatla iç içeydim. Çok yormadı yani beni İstanbul yaşantısı. Sonra da buralara kadar geldik.
 
Müzikle tanışman ne zaman oldu? Memleket faktörü de var sanırım biraz…
 
Müzikle tanışmam çocuk yaşlarda oldu. Arguvan’da zaten Türk Halk Müziği kültürü çok yaygındır. Alevi-Bektaşi geleneğine, inancına sahip olan insanların yoğun olduğu bir ilçe. Cem törenleri bizim oraların olmazsa olmazı. O törenlerde küçük yaşlardan beri hep bulunduk. Dedelerimiz, Zakirlerimiz duazlar, nefesler okudular. Hep onlarla büyüdük, o atmosferde yetiştik. O bizi Türk Halk Müziği’ne çok yakın kıldı. 10 yaşında herkes sokakta top, bilye oynarken, develeme dönderirken, ben bir saz yapım ustası vardı, yanına gider dizlerimin üzerine çökerdim. Saatlerce hiç usanmadan onun saz yapmasını izlerdim. Günlerce, ‘Bir gün şu sazı elime verir de teline bir kez vurur muyum?’ diye bekledim. Ama talep etme cesaretini hiç gösteremedim. Bir gün bana, “Bunu çalmak ister misin?” dedi. O anki duygumu anlatamam, hala sanki yaşıyorum şuan. Duvardan bir sazı indirdi, verdi kucağıma. Elime mızrabı aldım bir tane teline vurdum. Duygularımı anlatamam şuan… Dedim ki; “Ben bu sazı çalıyorum!” Bir ses çıkardım sadece, “Tamam yeter bozarsın” deyip geri elimden aldı sazı. O kadar… Şimdiki gençler çok şanslı bu konuda bence. Onlar yeter ki istesinler, istedikleri enstrüman alınıyor. Biz bir notaya basılacak yeri öğrenebilmek için günlerce bekledik. Tek kanallı bir televizyon, orada çıkacak bir sanatçının nasıl çalacağını görebilmek için uğraşıyorduk. Çok kısıtlı ama çok güzel imkanlarmış. Şimdi imkan çok ama insanlarda bu özveri yok.
 
Kendini nasıl geliştirdin bu süreçte? Polis olma kararını nasıl aldın?
 
Liseyi bitirdikten sonra baktım bende okuyacak kapasite yok, hemen askere gittim. Hayat o zamanlar zor, şimdiki gençler gibi bakamıyoruz hayata. ‘Bir an önce hayata atılalım’ diye askere gittik. Kaydımı aldım, 18 ay askerlikten sonra bir daha şansımı deneyip üniversite sınavına girdim. İnönü Üniversitesi İşletme Bölümü’nü kazandım. Bir yıl okuduktan sonra eşim Pervin Eren’le tanıştım. Kendisi de Muş’lu, aynı okuldayız. Bıraktık evlenmek için. Baktım hayatta gidiş o yolda uzayacak, polislik sınavına girdim ben de. Polis Okulu’ndan sonra da kızı istedik ve evlendik. Müziği bir kenara koymam mümkün değildi. Nefes almak, yemek yemek neyse, öyle bir ihtiyaç, bir besin kaynağı benim için. Onsuz yaşayamıyorum zaten. Polis Okulu’ndayken sahneye çıkıyordum, arkadaşların gecelerini yapıyordum. Dolmabahçe Sarayı’nda bir çok etkinliğin içerisinde yer aldım. Orada Türk Sanat Müziği Korosu vardı, çok değerli üstatlar gelip gidiyorlardı. Onlarla çalışma imkanı buldum. Sonra şunu düşündüm; “Yahu bu meslek bir gün bitecek. 25-30 yılın sonunda bir nokta koyacağız. Ondan sonra ne yapacağım?” Bu müzik benim hayatımda çok büyük bir yer kaplıyor. İstanbul benim için çok büyük bir şans. 1993 yılında Erdal Erzincan ile tanıştım. Sohbetlerimiz ilerlediğinde, hocanın yanında bir gün saz çalınca, “Yahu abi, sen bu bağlamayı güzel çalıyorsun. Artık bizim müzik merkezine gel, bunun eğitimini gör” dedi. Orada karar verdim ve dört yıllık bir eğitim süreci başladı. Onun hayatımda önemli bir rolü oldu. Onun inanıyorum ki; bu ülkede müzikle uğraşan, müziğe gönül veren dünya kadar insanın müzik hayatında küçümsenmeyecek rolleri var. Bize de katkısı oldu. Hala eli üzerimizde, hala gelir gider, bizi kontrol eder, konserler verir. Önerileri, yönlendirmeleri, destekleri hala devam etmekte.
 
Zorluk yaşadın mı hiç mesleğinle sanatını bir arada sürdürürken?
 
Müzik beni çok iyi yerlere taşıdı. Ulu Önder Atatürk’ün bir sözü var; “Hepiniz milletvekili olabilirsiniz, bakan olabilirsiniz. Hatta cumhurbaşkanı olabilirsiniz. Fakat sanatkâr olamazsınız” diyor. O orada çok büyük bir resim çizmiş, onun içerisine girebilmek çok zor. Sanat insanı çok farklı yerlere taşıyor, çok farklı bir çevre oluşturuyor. Toplumun sana bakış açısını değiştiriyor, genişletiyor. Çok büyük kazanımlarım oldu benim. Hiçbir zorluk çekmedim.
 
Benim seninle ilgili merak ettiğim bir şey var; Güvenlik Şube gibi bir birimde, üstelik Eskişehir gibi bir öğrenci şehrinde görev yaptın. Üniversitelilerin her eyleminde siz de görevliydiniz. Şimdi bu insanlarla, müzikle bir şekilde yolların kesişti. Bunda bir tezat yaşadılar mı sence?
 
Hayır, olmadı. Benim insanlara bakış açım 10 yaşımda neyse hala o. O zaman da hiç değişmedi. Ben bütün insanlara her zaman aynı gözle baktım, hep aynı gözle bakıyorum. Ben yargı makamı değildim, yaşamıma da bunu yansıttım. Yolumun kesiştiği insanlarla orada ayrı bir görevim vardı ve onu yaptım. Buraya gelen insanları da, geldiklerinde bir müzisyen olarak karşılıyorum. Ben hümanist bir insanım. Bunu yaşamıma da aktardım hep. Polis de olsak, asker de olsak, mühendis de olsak, doktor da olsak, asıl rütbemiz ‘insanlık rütbesi’. Bunu asla kaybetmememiz lazım.
 
Peki meslektaşlar arasında nasıl karşılanıyordu bu durum? 
 
Sadece burada değil, Emniyet’te de çalışmalarım oldu. Yaklaşık 10 yıl hiçbir karşılık beklemeden yüzlerce insanla bu duygularımı paylaştım. Bu bakışımı onlara da aktarmaya çalıştım. Saz tutan insan zaten hayata biraz farklı bakmak zorunda. Biraz protest tarafı, biraz hümanist tarafı var. Bunu insan laf olsun diye yapmıyor. Yaşamının içine de sokmak zorunda. Şu lafı çok duydum; “Yahu sen hiç polis olamazsın”. Bunu benim arkadaşlarım da söyledi. Zaten benim mizacım da uygun değildi. İnsanın biraz mizacının da sert olması lazım. Ben bunu yapamıyordum. Kimlik soracağım insana “Lütfen bakar mısınız?” diyordum. Olması gereken aslında. Belki farklı anlaşılabilir ama bir insana başka nasıl hitap edersin ki? Ben de olması gerekeni yapıyordum. Çizginin dışındaki bir insanı da farklı bir şekilde alıp götürmezdim elbet. Bana o görevi nasıl yerine getirmem gerektiğini zaten Polis Okulu’nda öğretmişler. Her şeyi yapmam gerektiği gibi yaptım. Bunu doğru yaptığımdan eminim ki; bugün 2 bin 500 çalışanı vardır bu şehirde Emniyet Teşkilatı’nın, 2 bin 500’ü de beni tanır ve sever. Bu görevim esnasında bir çok insanla tanıştım. Diyorlardı ki; “Sen polis olamazsın”… Niye? “Böyle kibar polis olur mu?” Yahu böyle olması lazım! Benim teşkilattaki bir şansım da 17 yıl Dolmabahçe’de turistik bir görev gibi görev yaptım. Hep böyle idari, mali görevlerde bulundum. Oralarda da güzel çalışmalarımız oldu. Buradaki kurslarımıza hala gelen müdürlerimiz, Emniyet’ten arkadaşlarımız var. Siirt İl Emniyet Müdürü Metin Özkan burada aldı müdürlüğünün haberini düşünsenize. Şimdi Dışişleri Daire Başkanı olarak görevli. Hala gelir ziyaretimize. Bu gönül bağını oluşturabilmek çok önemli. Ben o bağı kurdum, bundan da çok mutluyum. Farklı bir profil çizdiğimi de biliyorum.
 
Hâr Müzik’in kuruluşu nasıl oldu?
 
Ben 2014 yılında emekli oldum. Arkadaşım Aydın Ünal sürekli “Abi gel bir müzik merkezi açalım, Eskişehir’in böyle bir şeye ihtiyacı var” diyordu. Müzik eğitimini almış, konservatuar mezunu bir arkadaşımız. Hakimiyeti zannediyorum ki; bizim Erdal Erzincan Müzik Merkezi’nde aldığımız dört yıllık eğitimden sonra kıyaslanamayacak derecede farklı. Çünkü bunlar tamamen bağlama üzerine yoğunlaşmış, bağlama bir insana nasıl öğretilir, nasıl sevdirilir çok iyi sentezlemişler. Biz onlardan birebir görerek bu işi öğrendik. Aktarmaya çalışıyoruz ve acayip bir başarı sağladık. Ben çok mutluyum. Gelen öğrencilere de söylüyorum; bu başarı benim değil, benden önce gelen üstatların başarısı. Belki yüzlerce yıl önce bu işe gönül vermiş insanların, bugüne kadar yuvarlayarak büyütüp getirdikleri kartopunun, buradaki sunumu. Biz bu şansa sahip olduk. Elektriği başka bir yere ileten kablo gibiyiz biz. Doğru bir iş yapıyoruz ve bunun farkında insanlar. Geliyorlar, bir insan üç yılını verir mi bağlamaya? Dördüncü yılında gelen arkadaşımız var, öğrencim var. Bu demektir ki; doğru yoldayız…
 
 
O atların kuyruğu kabak kemaneye arşe oldu…
 
10 gün aç kalayım, 10 gün de bağlamayı benden uzak tutsunlar. 10 gün sonra bir tabak yemek koyun önüme, bir de bağlama… Benim ilk elime alacağım bağlama olur.
 
Çok iyi bir şekilde notaları sıralayabilirsiniz, notalara bağlı kalarak bir eseri çok iyi icra edebilirsiniz. Ama insanlara bir şey yaşatmıyorsan, onun hiçbir anlamı yok.
 
 
 
Buradaki faaliyetleriniz neler? Kursların dışında kentin kültürel yaşamına katkınız olduğunu da biliyorum ben. Konserler düzenliyorsunuz değil mi?
 
Bir konservatuar gibi düşün; piyano, bağlama, gitar, keman, klarnet, yan flüt, bütün enstrümanların eğitimleri var. Talep geldikçe de yeni dallar ekleniyor. Enstrümanların satışı da var. Türk Halk Müziği camiasında öne çıkan isimlerle bir bağlantım vardır. Unkapanı’nda yapımcı bir kuzenim var, sağ olsun onun vasıtasıyla onları tanıma imkanı buldum. Müzikal değerleri kadar, karakterleri de benim için çok önemli bu insanların. Erdal Hoca (Erzincan) buraya zaten 3-4 kere geldi. Cengiz Özkan sağ olsun bizi hiç yalnız bırakmadı. Hüseyin Korkankorkmaz kardeşimiz de konsere gelenler arasındaydı. Ahmet Aslan’ın konserini biz düzenlemedik ancak, geldiğinde muhakkak uğrar. Onunla bir gönül bağımız var. Deniz Türkan konser için gelenlerdendi. Tolga Sağ hocamız, Tuncay Balcı ve daha adını sayamadığım birçok insan düzenlediğimiz konserlerde yer aldı. Onlar bizi sosyal medyadan takip ediyorlar. Hep de diyalog halindeyiz. Her ay mutlaka onlarla bir görüşme yapar, öğütlerini dinlerim. Onların tavsiyeleri doğrultusunda buradaki yaşama devam etmeye çalışıyoruz. Son dönemde Odunpazarı Belediyesi’nin bu konuda çok önemli bulduğumuz çalışmaları var ancak Eskişehir’de Türk Halk Müziği kültürü insanlara sunulması gereken yerlerde sunulmuyor. Bu çok acı verici. Yemekli, alkollü, 300-500 kişinin bulunduğu bir ortamda insanlardan sanat yapmalarını istiyorsunuz. İmkanı yok! İnsanlar orada birbirini duymakta zorluk çekiyor zaten. Bir de okuduğumuz nefesler, duazlar, deyişler, o ortamlara uygun değil ki.
 
Cem ibadetlerinde de yer alıyorsunuz arkadaşlarınla. Nasıl bir duygu orada yer almak, Cem’lerin davetlisi olmak?
 
Cem ibadetlerine davetler oluyor. En son Sarıkavak Köyü’nde bir Abdal Musa Cemi vardı. E tabi; bu inancın bir temsilcisi olarak oralara gitmek zaten bizim asli görevimiz. Koşa koşa gidiyoruz, katılıyoruz. Orada, o inancın gereği doğrultusunda duazlarımızı, nefeslerimizi, deyişlerimizi okuyoruz, icra ediyoruz. Bundan büyük haz, büyük gurur duyuyorum.
 
Halk Müziği kültürünün yeri neresidir? Restoranlar ya da ‘Türkü Bar’lar olmadığını az önce dile getirdin.
 
Bu kültür, kültür merkezlerinde, konser salonlarında icra edilmeli, sunulmalı ki bir değeri, anlamı olsun. İçkili bir mekanda, yemekli bir mekanda olmaz. Orada yemek yenir yahu! Sen hiçbir kültür merkezinde yemek yendiğini gördün mü? Orada yemek yemek ne kadar abesle iştigalse, yemek yenen, içki içilen yerde de bu sanatı icra etmek, edilmesini istemek de öyle. Erdal Erzincan buna bir çıta koydu; “Ben içkili ya da yemekli bir yerde kesinlikle sanat icra etmem. Gider bulunurum, oturup sohbet ederim ancak kesinlikle sanatımı icra etmem” dedi. Onun bu duruşunu çok takdir ediyorum. Bence çok doğru. Ben de buradaki konserlerimi hep kültür merkezlerinde düzenledim. Burayı kurmakta ve bu konserleri düzenlemekteki amacımız zaten maddi bir gelir elde etmek değildi. Bu kültürün doğru yerlerde, doğru insanlarla buluşmasını sağlamak. Bu anlamda, küçük de olsa katkımız oldu.
 
Yakın gelecekte konser projeleri var mı?
 
Hazırlıklarını hep yapıyoruz, hep o potansiyel var. Hiç beklemediğin bir anda, talep de yoğunsa, olur elbette. En son Hüseyin Korkankorkmaz’ın konserinde yaklaşık 50 kişiyle sahneye çıktık. Aradan bir buçuk yıl zaman geçti. Öğrenciler daha olgunlaştılar, daha doyurucu bir hale geldiler. Neden olmasın? ‘Yarın yapalım’ desek, biz o sahneye çıkarız.
 
İki çocuğun var. Onlar sanata meyilli mi? Var mı merakları?
 
27 yaşında kızım Pelin Eren, o da sanata yakın. Anadolu Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim- Grafik Tasarım mezunu. Şimdi İstanbul’da bir kolejde Görsel Sanatlar öğretmeni. “Baba şu türküyü çalabilir miyiz?” diyor. ‘Baba öğretebilir misin?’ falan da yok… Elime alıp bir iki tele vurduğumda, “Tamam baba gidebilirsin” diyor. On dakika sonra gelip türküyü çalmaya başlıyor yanımda. Çok iyi bir müzik kulağı var. Yüzüne söylemiyorum ama ben o konuda ona hayranım. Onun yüreği benden daha güzel. Ben günlerce uğraşıyorum çalmak için yeni bir eseri. Oğlum Deniz Eren 21 yaşında, Anadolu İktisat’ta okuyor o da. Müzikle ilgilensin çok istedim. Sivas’ta görevliyken eli bağlama tutabilecek hale geldiğinde, tuttum yanımda götürdüm. Zorlamayla iki yıl çocuğu koşturduk ama onun gönlü hep gitardaydı. “Oğlum bağlama çal” diye diye, en sonunda şimdi evde 3-4 tane gitarı var. Çok güzel çalıyor. Yabancı müzikler dinliyordu hep, “Yahu oğlum bizim türkülerimizi dinle, Veysel Baba’yı dinle” diyordum. O müziklerin etkisiyle çocuk İngilizce’sini geliştirip İngilizce İktisat okumaya başladı. Şimdi evde İngilizce film izleyip, müzik dinliyor. Ona da onun bir katkısı oldu.
 
Ruhi Su ve Ahmet Kaya’nın ‘Bağlama öyle çalınmaz’- ‘Bağlama böyle de çalınır’ atışması dillere destandır bilirsin. Buna senin cevabın ne? Bağlama nasıl çalınır?
 
Şuna katılırım; ben de bu işle uğraşıyorum, bir şeyi olması gerektiği gibi insanlara sunmak lazım. Burada seninle gönül eğlendirmek için saz çalarım, eyvallah. Ama bir kitleye hitap ettiğin zaman, onun müzikal anlamda bir ifadesinin olması lazım. 400 kişi dinlediğinde, “İşte bu” diyorsa, bana halt etmek düşer. Arif Sağ’ın bir benzetmesi var; Çok iyi bir şekilde notaları sıralayabilirsiniz, notalara bağlı kalarak bir eseri çok iyi icra edebilirsiniz. Ama insanlara bir şey yaşatmıyorsan, onun hiçbir anlamı yok. Çobanın kavalının sırrı buradadır. Çok ukalâ insanlar biliyorum ben, “Ben saz çalıyorum!” Eee… Çal bakayım. Yahu komik, lütfen… Onu değerlendirmiyorum ama Ahmet Kaya’nın bizim hayatımızdaki yeri hiç küçümsenmeyecek kadar büyük. Ruhi Su da öyle. Hem müziğe, hem yaşamımıza damga vurmuş insanlar.
 
Bundan sonrası için bir plan var mı?
 
Var, onun peşindeyiz bu aralar. Arkadaşımla birlikte bir enstrüman yapım atölyesi oluşturmak istiyoruz. Bağlama ve kabak kemane ile başlayacağız. Farklı enstrümanlara gider mi gitmez mi bilemiyorum. Amacımız hobi olarak bunu gerçekleştirmek. Eğer yapabiliyorsak, sahneye çıkarız.
 
Bu konuda bir deneyim var mı peki? Daha önce hiç enstrüman ürettiniz mi?
 
Lise ve askerlik arasındaki bir yıllık bekleme süresinde bir şey yapamayacağımı anladım, hemen evin bir köşesini atölye yaptım. Bir tornavida, bir cam parçası, ufak bir keser ve testereyle bağlama yapmaya başladım. Minyatür curalar yaptım ilkin. Sonra onu biraz büyüttüm. Bir yılsonu müsameresinde, Arguvan’da ilk kez kabak kemaneyi dinleme imkanı bulmuştum. Hoca çaldı ve anlatamayacağım kadar çok etkilendim bu sesten. Bağlamaya çok güzel eşlik etti. Bizim türküler zaten yanıktır, onun yaktığı yeri bir daha o yaktı. Hayranlığımı gizleyemedim. Sahnedeki adam çalarken, ‘Bunu nasıl yapabilirim?’ diye diye izledim. Sabah saat 7’de kalktım ve öğleye kadar bitirdim. Yukarı köylerden gelen insanlar ilçede atlarını bağlamışlardı. Onların kuyruklarını kesip, gittim kendi çapımda ufak bir arşe yaptım. Tele sürüyorum sürüyorum ses çıkmıyor. Şimdi Malatya’da bir müzik evi var, Ender adında bir arkadaşım vardı. Ona gidip ‘Bunda bir eksiklik var, demek ki bu kadar basit bir şey değilmiş’ dedim. Gazete kağıdına sarıp hocanın yanına gittik. ‘Hocam kusura bakmayın, sizi rahatsız ettik ama biz bir kabak kemane yaptık, bunun sesi çıkmıyor’ dedik. ‘Yürüyün gidin yahu’ falan derken kabak kemaneyi görünce ‘Nereden aldınız bunu?’ diye sordu. Gitti içeriden reçine getirdi. Biz tabi bilmiyoruz ne olduğunu. Arşeye sürdü ve çalmaya başladı. Dedi ki “Çocuklar bunu bana verin, siz ne istiyorsanız vereyim”. Biz de dedik ki; “Hocam şu sürdüğün neyse bir parça ondan ver bize, bunu sana hediye edip gidelim 15 tane daha yapalım.” Bir haftada yaklaşık 15 kabak kemane yaptık. Kabak kemane değil tam olarak tabi ama o sesi veriyor. Kabak kemaneye de yatkınlığım var bu yüzden. Arguvan’da bir yıl bağlamayı bir yana bıraktım, yapılan tüm etkinliklere kabak kemane çalmak için gittim. Böyle bir deneyim var.
 
Halk Müziği’ne gönül veren gençlere bir önerin var mı?
 
Bu lezzetin farkına varsınlar. Benim hayatımdaki rolü kadar onların hayatında da rolü olacaktır eminim. 10 gün aç kalayım, 10 gün de bağlamayı benden uzak tutsunlar. 10 gün sonra bir tabak yemek koyun önüme, bir de bağlama… Benim ilk elime alacağım bağlama olur. Bundan eminim çünkü; bazen ellerimin titrediğini hissediyorum bir gün elime bağlamayı almasam. Film seyrediyoruz, hanıma diyorum ki; “Ben bi beş dakika çalayım geleyim…” Yahu filmin ortasındayız… Bunun farkına varırlar o gençler. İnanılmaz güzel bir arkadaş. Bütün kötülüklerden insanı arındırıyor. Hele bir de o söylediğin, çaldığın müziği yaşayabiliyorsan inanılmaz güzel. Yunus’u, Pir Sultan’ı, Ulu Ozanları düşün… İnsanı özetlemiş Veysel Baba; “Nefsini öldür ölmeden” demiş. Nefsini öldüren insan, insanlık katında en yüce değere erişmiş insandır. Bana bir tane nefsini öldürebilmiş insan getirsene. Onlarca kitap okusan ne? O bir cümleyle vermiş, koca bir yaşamın özeti işte…
 
Halk Müziği ve Tasavvuf’u son dönemde sokak müziğinde de görmeye, duymaya başladık. Bu kültürü sokağa taşıyan gruplar da var artık. Onlar hakkında ne düşünüyorsun?
 
O çocuklara kötü gözle bakmam mümkün değil zaten. Müzikle uğraşıyorlar sonuçta. Piyano hocamız Esin hanımla bir konuşmamızda, bu çocukların neden sokakta müzik yaptığını öğrenince ‘Eyvah’ dedim. Şunu düşünüyorlarmış; ‘Biz bu müziği güzel yapıyoruz, bunu insanlara aktarmamız lazım. İnsanların bunu dinlemesi için bir bara gitmesi, kültür merkezinde 10-15 lira ücret ödemesi mi lazım?’ Benim onlara hayranlığım anlatamayacağım kadar üst seviyeye çıktı. Yanlarından geçerken, utana sıkıla o gitar kutularının içerisinde bir şeyler paylaşıyoruz onlarla. Keşke farklı bir şekilde onlara ulaştırabilsem. Sokak müzisyenleri bizim kat kat üzerimizde, üst sınıf insanlar bence. Düşünsene, kendini, zamanını feda ediyor müziği adına.
 
 Kaynak: Eskişehir Anadolu Ses
banner47
İlgili Galeriler
Anahtar Kelimeler

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Yap Yeni Üyelik

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner40

banner45

banner39

banner44

banner56

KUYUDERE (MİNAYİK) MAHALLESİNDEKİ OKUL HİZMET...
İstanbul’da faaliyet gösteren Kuyudere Derneği ve Muhtarlığın işbirliği ile yapılacak olan çalışma...

Haberi Oku