HALK EDEBİYATI             
 
          Halkın edebi zevkini karşılamak için sözlü olarak ortaya konan, kendine özgü bir dili ve söyleyiş biçimi bulunan Türk Edebiyatı’nın ana kollarından biridir. Asıl gelişimini Anadolu sahasında göstermiştir. Halkın meydana getirdiği, halk arasında yetişen saz şairlerinin, tekke şairlerinin meydana getirdiği bir edebiyattır.
          Halk edebiyatının kökleri İslamiyet öncesi Türk edebiyatına kadar uzanır. İslamiyetin kabul edilmesiyle birlikte Türk edebiyatı Arap ve Fars edebiyatlarının etkisinde kalmaya başladı. Bu dönemde Halk edebiyatı ikinci planda kaldı. Ama halkın beğeni, duygu ve düşüncesini her dönemde yansıtan şairlerin varlığı ile önemini yitirmeden bugünlere gelindi.
          Halk edebiyatının genel özelliklerini şöyle sıralayabiliriz: 
 
                   
 
 
  • Halk edebiyatında şiir, diğer türlere göre daha ağırlıklıdır.
  • İslamiyet öncesi Türk edebiyatı geleneğini sürdürür.
  • Şiirlerin adları ( başlıkları) yoktur. Bu şiirler biçimleriyle adlandırılır.
  • Şiirler, “ saz şairi”, “ozan”, “ âşık” adı verilen kişilerce, “saz” (bağlama) eşliğinde söylenir.
  • Halk edebiyatı ürünleri sözlü geleneğe bağlıdır; yazılı değildir. Bir “saz” eşliğinde sözlü olarak oluşturulmuştur.
  • Şiirler hazırlıksız (irticalen, doğaçlama) söylendiğinden daha çok yarım uyak kullanılmıştır.
  • Şiir birimi dörtlüktür. Çok az sayıdaki şiirlerde üç, beş dizeden oluşan birimler kullanılmıştır.
  • Kullanılan asıl ölçü “ hece ölçüsü”’dür. Divan şairlerine özenerek “aruz”’la şiir söyleyenler de olmuştur.
  • Genellikle “hece ölçüsünün” “7’li, 8’li, 11’li” kalıpları kullanılmıştır.
  • Şairler, şiirlerini halkın konuşma diliyle söylemişlerdir. Kullanılan dilin tam olarak “öztürkçe” olduğu söylenemese de, Divan şiiri ile karşılaştırıldığında çok özlü, sade bir dil olduğu da görülecektir.
  • Nazım şekli olarak “ mani”, “koşma”, “ varsağı”, “ semai”, “türkü”, “destan” vb. kullanılmıştır.
  • Konu olarak daha çok “aşk”, “ ölüm”, “hasret”, “din”, “ayrılık”, “doğa sevgisi”, “yiğitlik”, “ zamandan şikâyet” işlenmiştir.
  • Halk edebiyatı gözleme dayalıdır. Anlatılanlar, benzetmeler somut kavramlardan yararlanılarak yapılmıştır. Divan şiirinde olduğu gibi “soyut güzelliğe” değil, “ somut güzelliğe” dayalıdır.
  • Halk edebiyatını “anonim halk edebiyatı”, “ âşık edebiyatı”, “ tekke edebiyatı” olmak üzere üç başlık altında inceliyoruz.
 
Halk edebiyatının bu bölümlerini ana başlıklar altında incelemeye çalışalım:
 
 
 
1.      ANONİM HALK EDEBİYATI
 
                       
 
Halkın ortak malı olan edebiyatın genel adıdır. Bu edebiyattaki ürünlerin kime ait olduğu bilinmemektedir. Bu edebiyatın içinde yer alan manilerimizin, türkülerimizin, ağıtlarımızın kim tarafından söylendiği bilinmemektedir. Her yapıtın mutlaka bir yaratıcısı vardır. Anonim ürünlerimizin de ilk söyleyeni vardı; ama zamanla bu ilk söyleyen unutulmuştur. Böylece ürünler halkın beğenisinde yaşamaya devam etmiş, anonimleşmiştir.
         Anonim halk edebiyatı ürünlerini mani, ninni, türkü, destan, tekerleme, bilmece, masal, karagöz, ortaoyunu, meddahlık, atasözü olarak sıralayabiliriz.
         Bu ürünlerde kullanılan dil sadedir. Anlatım sözlü edebiyat geleneklerine uygundur. Süsten uzak, açık, somut bir anlatım kullanılmıştır.
 
 
 
MANİ
 
                  Anonim halk şiirinin en küçük nazım biçimidir. Yedi heceden, dört dizeden oluşur. Uyak düzeni aaxa şeklindedir. Bazen bu uyak düzeninin xaxa şeklinde olanları da vardır. Manilerin ilk iki dizesi temel düşünceye giriş yapmak için söylenir. Bu ilk iki dizeye “ doldur-boşalt” dizeleri de denilmektedir. Temel duygu ve düşünce son iki dizede dile getirilir. Bazı manilerimizde ilk üç dizenin temel düşünce ile uyumlu olduğu da görülmektedir. Manilerin başlıca konusu “ aşk” konusudur; ama her konuda mani söylemek mümkündür. Niyet manileri, atışma manileri, tarlada çalışırken söylenen maniler, bekçi-davulcu manileri, satıcıların söylediği maniler, cinaslı maniler, âşık hikâyecilerinin söylediği maniler, mektup manileri, düğünlerde söylenen maniler… vardır.
 
     Tam (düz) mani: İlk iki dizesi bazen de ilk birinci dizesi doldurma biçiminde olan manilerdir. Örnek:
 
             “ Uzaktır seçilmiyor
                Gönüldür geçilmiyor
                Gönül bir top ibrişim
                Dolaşmış açılmıyor.”
 
Kesik mani: Tam (düz) maninin sonuna aynı uyakta iki dizenin daha eklenmesiyle yapılır. Örnek:
                          “ Ekin ektim bitmiyor
                             Boya vurdum tutmuyor
                             Aramızda dağlar var
                             Elim yâre yetmiyor
 
                             Şekerli yemek yaptım
                             Boğazımdan gitmiyor.”
 
 
Karşı-Beri Mani: İki kişinin; daha çok bir kadın, bir erkeğin söylediği manilerdir. Örnek:
 
            Erkek- “ Başına Acem şalı
                            Kırılsın her bir dalı
                            Girsin terin altına
                            İkimizin ikbali.”
            
             Kadın-“   Otur sevdiğim otur
                              Rize iskemlesine
                              Yüreğimin derdini
                              Diyemem hepisine.”
 
 
Deyiş Manileri: İki kişinin söylediği manilerdir. Soru yanıt şeklindedir. Örnek:
               
-          “ Bayırda harmanım var
         Sultandan fermanım var
         Yiğit isen gel bana
         Derdine dermanım var.”
 
-          “ Bayırda harman olmaz
                           Sultandan ferman olmaz
                           Ben her kıza gelemem
                           Her kızda derman olmaz.”
 
          
 
 
Kesik (Cinaslı) Mani: Birinci dizenin 7 heceden az olduğu, uyakların CİNASlarla kurulduğu manilerdir. Örnek:
 
 
       “ Böyle bağlar
          Yar başını böyle bağlar
          Gül açmaz bülbül ötmez
          Yıkılsın böyle bağlar.”
 
 
AĞIT
 
                    
 
           Ölen kişinin /kişilerin ardından duyulan acıyı dile getirmek amacıyla söylenen şiirlerdir. Deprem, sel felaketi, yangın gibi doğal afetlerin yıkımları üzerine söylenen ağıtlarımız da vardır. Ağıt söyleme işine “ ağıt yakma” denir. Ağıt söyleyen kişilere ise “ ağıtçı” adı verilir.
            Ağıtlarda ölen kişinin yiğitliğinden, güzel davranışlarından, yaşamındaki önemli olaylardan söz edilir. Belli geleneksel hareketler ( ağlama, kendi vücuduna zarar verme, dizlerini dövme gibi) eşliğinde söylenir. Anadolu’nun hemen her yerinde söylenen ağıtlara rastlamak mümkündür. Hecenin 7, 8, 11’li ölçüsü ile söylenir.
            Ağıtlara İslamiyet öncesi Türk edebiyatında “ SAGU” denilmekteydi. Divan edebiyatında ise ağıtlara “ MERSİYE” adı verilir.( Söyleyeni belli olan ağıtlarımız da vardır.) Ağıt örneği:
 
 
 
 
       “ Çeyizim sandıkta basılı kaldı
          Kınalar ellerde yakılı kaldı
          Bayrağım ağaçta asılı kaldı
          Düğünüm mahşere kaldı neyleyim?
 
          Babam resmimi de duvara assın
          Yavrum dedikçe de resmime baksın
          Ilıdı suyum da getirin tasım
          Düğünüm mahşere kaldı neyleyim?”
 
 
 
TÜRKÜ
 
              Halk edebiyatının en zengin türüdür. Anadolu halkı yaşamının tüm izlerini türkülere yansıtmıştır. Acılarını, sevinçlerini, öfkelerini, sevgisini, gurbeti, sılayı… türkülerle dile getirmiştir.
             Türküler ezgilerle söylenen anonim halk şiiri biçimidir. Söyleyeni belli olan türkülerimiz de vardır.(Bunlar âşık edebiyatı bölümünde ele alınacak.)
              Ezgilerine göre türkülerimiz:
 
  1. Usullü (ölçülü) türküler: Bunlar genellikle oyun havalarıdır. “Oturak”, “kırık hava, “ zeybek”,” “karşılama”, “şıkıltım”, “ horon”, “ dattiri”, “ Sümmani ağzı”, “ güzelleme”, “koşma”, “ ninni”, “ taşlama”, “ yiğitleme-koçaklama-” gibi adlarla anılır.
 
  1. Usulsüz türküler : Bunlar “ uzun havalar”’dır. “ Ağıt”, “ bozlak”, “Çukurova”, “ hoyrat”, “kayabaşı”, “ maya”, “türkmani” gibi adlar taşıyan çeşitleri vardır.
 
Konularına göre türkülerimiz çok çeşitlidir: “ Askerlik, aşk-sevi-, eşkıya, derebeyi, doğa, gelin-güvey, gurbet, mizahi, hapishane, iş, kaçakçı, yiğitlik, töre,
            tören, ölüm türküleri gibi.
 
                 Türküler iki bölümden oluşur. Birinci bölümde türkünün asıl sözleri bulunur ki bu bölüme “ bent” adı verilir. İkinci bölüm “bentlerin” sonunda tekrarlanan dizelerdir. Bu bölüme “nakarat”, “ bağlama”, “kavuştak” gibi adlar verilir. Bentler ve kavuştaklar kendi aralarında uyaklıdır.
                 Türkülerimiz hece ölçüsü ile söylenir; az sayıda da olsa aruzla söylenmiş türkülerimiz de vardır. Bir örnek:
 
 
           “Baba ben derviş miyem
             Kürkümü giymiş miyem
             Ben sevdim eller ala
             Niye ben ölmüş müyem
                                 Ah limini limini
                                 Can limini limini
            Odan kireçtir senin
            Yüzün güleçtir senin
            Elin elime değse
            Tenin ilaçtır senin
                            Ah limini limini
                            Can limini limini
          Karşıda kara koyun
          Tutun çadıra koyun
          Yârinden ayrılanın
          Adını heste koyun
                             Ah limini limini
                             Can limini limini”
                                                ( Bayburt. Kaynak: Şakir ŞENER
                                                   Derleyen: Muzaffer SARISÖZEN)
 
 
NİNNİ
 
                                          
    
              Annelerin çocuğunu uyutmak için belli bir ezgiyle söylediği anonim ürünlerdir. Anne, çocuğuyla ilgili duygularını, düşüncelerini, özlemlerini, sevincini, üzüntüsünü ninnilere yansıtır.
              Ninniler çocuğun duyduğu ilk insan sözleridir. Yumuşaktır, çocuğun tüm benliğini sevgiyle kuşatır. Dünyanın en sıcak, en içten gelen ezgileridir. Çünkü anne kendi canından, kanından bir parça olan çocuğuna söylemektedir bu ninnileri.
              Ninnilerin belli bir uyak örgüsü yoktur. Dörtlükler halinde olduğu gibi farklı sayıdaki dizelerden oluşmuş ninnilerimiz de vardır. Çoğu zaman aynı ninnide dizeler arasında tam bir uyak birliği bile olmaz. Örnekler:
 
 
“ Uyudukça uykun gelsin
   Büyüdükçe aklın ersin
   Mevlam sana ömür versin
   Ninni yavrum ninni
   Hû, hû, hû yavrum
   Ninniyle uyu yavrum
   Allah sana lütfetsin
   En güzel huyu yavrum
   Hû, hû, hû canım
   Ninniyle uyu canım
   Allah versin yavruma
   En güzel huyu yavrum.”
 
 
           “ Salın salın salıncak
              Oğlum bir bey olacak
              Büyüyüp, okuyacak
              Sevgiyi dokuyacak
              Nenni yavrum nenni.”
 
 
“ Yeri yeri yeriden oğul
   Yeri dağları eriden oğul
   Ayak nere yürürsen
   Yavrularım gelir geriden oğul.”
 
 
 
 
            “Yeryüzünde ufak taşlar
            Gökyüzünde uçan kuşlar
            Meyve vermez kuru ağaçlar
            Ninni yavrum ninni.”
 
 
 
 
 
2. ÂŞIK EDEBİYATI
 
                              
 
           Âşık edebiyatımızın kökü çok eskilere dayanmaktadır. Bu edebiyatın içinde yer alan adların, geleneğe göre uyması gerekli bazı kuralları vardır. Bu kuralları temsilcilerin yerine getirmesi beklenirdi.
           Aşığın şiir söyleme gücünü rüyasında “ pirin sunduğu” , “ aşk badesini” içmekle kazandığına inanılır. Bazen de “pir” yerine “sevgilisini gördüğü” motifi karşımıza çıkar bu anlatımda. Rüyada âşık adayının karşınına bir sevgili, bir saz çıkmaktadır. Bazen ak sakallı bir pir” görünür gözüne âşık adayının. Elinde üç dolu bardak vardır; daha doğrusu “tas” vardır. Âşık adayına bu tastan içindeki sunulur. Rüyada sunulan bu içkiye “ aşk badesi”, “ aşk dolusu”,” “erlik badesi”, “pirlik dolusu” denilir. Bunu içen âşık adayı artık belli aşamalara tabii tutularak bir halk aşığı olacaktır.
          Âşık adayları genellikle bir usta halk aşığının yanında yetişirler. Ustasından hem deyişleri hem de bu deyişlerin icra edilme biçimlerini örenirler. Yani sanatın inceliklerini öğrenmiş olurlar. Âşık meclislerinde, âşıkların devam ettiği kahvelerde ustaları takip ederek sanatın inceliklerini kavramaya çalışırlar. Böylece saygın, adı duyulmuş bir halk aşığı olma yolunda sabırla ilerlemeye çalışırlar. Kendileri de usta bir âşık oldukları zaman yanlarına bir çırak alarak geleneği onlara öretmeye devam ederler.
          Halk âşıkları asıl bilgilerini, hünerlerini diğer usta âşıklarla yaptığı “atışmalar”’da göstermeye çalışırlar. “ Atışma” âşıkların bulunduğu bir ortamda, bir kişinin ya da bir başka aşığın “ayak söylemesi” ile başlar. Bu kişinin söylediği “ayağa” yani “uyağa” uygun dörtlükler doğaçlama söylenmeye başlanır. “Atışma” bir aşığın yenilgiyi kabul etmesiyle son bulur.
           Halk âşıklarının önemli işlevlerinden biri de halk hikâyeleri anlatmalarıdır. Saz şairleri içerisinde geleneğe bağlı olanların birçoğu çeşitli meclislerde halk hikâyeleri anlatırlar. Usta âşıklar anonim halk hikâyelerini başarılı bir şekilde anlatırken, bazıları da kendi yarattıkları hikâyeleri anlatırlar.
           Âşıklık geleneklerinin neler olduğunu tanımak gerekir. Kaybolmaya yüz tutan bu geleneğimizin özelliklerini şöyle sıralayabiliriz:
 
 
                               
 
    
A)    MAHLAS ALMA GELENEĞİ: “ Mahlas” şairlerin yazdıkları, ürettikleri şiirlerde asıl adlarının yerine kullandıkları takma adlardır. Belli bir kurala bağlı kalınarak alınır. Kişiliğine, yaşadığı dönemin özelliklerine göre mahlas alındığı gibi, ustası tarafından da bu mahlas verilebilinir. Öyle ki âşıkların çoğunun asıl adı unutulmuştur; onlar mahlaslarıyla tanına gelmişlerdir. Örneğin Dadaloğlu’nun asıl adı Veli; Sümmani’nin asıl adı Hüseyin, Gevheri’nin asıl adı Mehmet’tir.
 
B)    RÜYA SONRASI ÂŞIK OLMA (bade içme) GELENEĞİ: Rüya motifi halk edebiyatının birçok bölümünde karşımıza çıkar. Bu motif halk âşıklarının, şiir söylemeye başlaması geleneğinde de karşımıza çıktığı görülmektedir. Usta bir âşık şiir söylemeye ya ustasına bağlı kalarak öğrenir, ya da rüyasında “pir” elinden “dolu içerek” başlar. “Bade” içilecek herhangi bir sıvı (su, şerbet, su, şarap…) olduğu gibi; yenilecek bir nesne de olabilir ( elma, nar, üzüm… gibi). Aşığa badeyi, “ aksakallı bir pir, üçler, beşler, yediler, kırklar” sunarlar.
 
 
C)    USTA-ÇIRAK İLİŞKİSİ GELENEĞİ: Âşık edebiyatının yüzyıllar boyunca yaşatılması usta-çırak ilişkisi sayesinde olmuştur. Usta bir aşığın yanında yetişen âşık, kendi mahlası ile şiir söylemeye başlayınca ustalaşmıştır. Kendisi de yanına bir çırak âşık adayı alarak geleneği ona öğretmeye başlar. Çırak, ustanın yanında sabırla ustalaşmayı bekler. Olgunlaştığı kanaatine varılan çırak, ustasının hayır duası ile tek başına meclise çıkmaya başlar.
 
D)    ÂŞIK KARŞILAŞMALARI (atışma) GELENEĞİ: Atışma, âşıkların topluluk önünde, iğneleyici fakat mizah boyutu içerisinde söyleşmeleridir. Doğaçlamadır. Âşıklar birbirlerine üstün gelmek için verilen ayağa uygun en güzel dörtlükleri söylemeye çalışırlar. Bazen de atışma,soru-cevap şeklinde olabilir. Bir taraf diğer tarafı yenene kadar devam eder.Ustalık göstermek,marifetleri sergilemek için zaman zaman yapılır.
 
 
E)    LEBDEĞMEZ (dudakdeğmez) GELENEĞİ: Ustalık belirlemek için yapılan bir tür söz söyleme geleneğidir. İçinde “B-P-M-V-F” gibi dudak ve diş ünsüzleri bulunan sesleri kullanmadan şiir söylemedir. Doğaçlamadır. Âşıklar iki dudakları arasına bir iğne koyarak bu hüneri göstermeye başlar. Dudak ünsüzlerini kullanan aşığın hem canı yanar, hem de dudağı hafifçe kanar; böylece hüner sergilemede başarısız olur.
 
F)     ASKI ( muamma) GELENEĞİ: Yine âşıkların hünerlerini sergiledikleri bir söz yarıştırma geleneğidir. Âşık edebiyatı içerisinde özel bir önemi vardır. Muamma, halk şiirinde bir kimsenin ya da bir varlığın adını gizleyen şiir demektir. Âşık, rakibi tarafından bir şiir içerisinde kendisine yöneltilen muammayı bulmak için bir şiirle doğru cevap vermek zorundadır. Hüner istediği gibi zekâ gerektiren bir gelenektir.
 
 
G)   DEDİM-DEDİ GELENEĞİ: Halk şiirinde kullanılan bir biçimdir. Âşık ve sevgilinin (bazen rakibin) “dedim-dedi” ifadesine bağlı karşılıklı söyleşmeleridir.
 
H)    TARİH BİLDİRME GELENEĞİ: Âşık yerine göre toplumun gözüdür, kulağıdır, ağzıdır. Sosyal olaylardan çoğu zaman kendisini soyutlamaz. Kıtlık, savaş, çeşitli felaketler, ölüm karşısında kendisini topluma karşı sorumlu hisseder. Bu olaylarla ilgili, kendi yaşamı ile ilgili (örneğin doğumu, evlenmesi gibi) tarihleri şiirlerinde bildirir. Bunlar tarihi açıdan önemli belge kabul edilir.
 
İ)       NAZİRE ( benzer) SÖYLEME GELENEĞİ: Nazire, bir şairin şiirini diğer bir şair tarafından aynı uyak ve ölçüde benzer bir biçimde yazma, söyleme demektir. Âşık, sevdiği, etkisinde kaldığı, beğendiği bir başka aşığın şiirine benzer söylemeyi bir küçüklük olarak görmez; diğer âşıklar da bu durumu öyle değerlendirmez.
 
 
J)      SAZ ÇALMA GELENEĞİ: Saz, aşığın bir yerde ilham kaynağıdır. Şiirlerinin daha etkili biçimde dile getirilmesi için vazgeçemeyeceği en önemli unsurdur. Geleneğe bağlı halk aşığı nereye giderse gitsin sazını da birlikte götürür. Ona olan bağlılığını göstermek için sazını göğüs hizasında tutarak meclisteki kişileri selamlar. Sazını çalmadığı zaman el değmeyecek bir duvara asar.
 
Not: Âşık edebiyatı nazım biçimlerine geçmeden önce bu sıraladığımız maddelerden örnekler verelim:
 
 
LEBDEĞMEZ ÖRNEĞİ:
 
Arifi – “ Ey arkadaş yol karşına gelince
               Kendi gözlerinde gör yarasını
               Onun aşkı seni derde salınca
               Gerçekten anlarsın yar yarasını
 
Dadaşoğlu- “ Derde düşenlerin haline yazık
                        Yetiş ilaç ile sar yarasını
                        Eğer dostun atarsa sana kazık
                        Ne acı ne yaklaş sar yarasını.”
 
Arifi- “ Senin için nara kendini yaksa
              Yanına doğru yanan ışıksa
              Eğir ki o sana gerçek âşıksa
              Getir kendi yüzün sür yarasını.”
 
Dadaşoğlu- “ Yara derin olsa dertli neylesin
                        Dosta yaresine halin söylesin
                        Yaradan derdine ilaç eylesin
                        Atarsa içinden kir yarasını.”
 
( Şiiri okurken dikkat edin, dudak ünsüzlerinin kullanılmadığını göreceksiniz. Zor bir şiir söyleme geleneğidir.)
 
 
 
BİR ATIŞMA ÖRNEĞİ
 
(Bu atışma Sultan Mehemmed ile Teslim Abdal arasında yapılmıştır. “Sultan Mehemmed” , “ Derviş Muhammed”’in bir diğer mahlasıdır.)
 
 
Teslim Abdal- “ Yüz seksen saatte kâmil erişen
                            Fehmeyle göreyim o kangı erdir?
                            Otuz devir dönüp yârle buluşan
                            Fehmeyle göreyim o kangı erdir?”
 
 Sultan Mehemmed-    “ Kamil onbeş gündür yüz seksen saat
                                         Onda kâmil olan er değil midir?
                                         Otuzunda şemesinen konuşan
                                         Senin yar dediğin ay değil midir?”
 
Teslim Abdal- “ Eğer âşık kabul ise dileğin
                            Ta baş mertebedir senin yulağın
                            İki kapısı var çarkı feleğin
                            Fehmeyle göreyim kangısı dardır?”
 
Sultan Mehemmed- “ Sabahtan bir kapı doğar açılır
                                      Şavkı şu cümle cihana saçılır
                                      Ol kadar dardır ki müşkül seçilir
                                      Gün battığı kapı dar değil midir?”
 
Teslim Abdal- “ Seksen bir haraban doksan bin yapı
                             Yeryüzünde vardır onların hepi
                             Birinden açılır kıymetli kapı
                             Fehmeyle göreyim o kangı şardır?”
 
Sultan Mehemmed- “ Heman şu dünyaya dolmuş duruyor
                                      Bir yanında alıp alıp vuruyor
                                      Cümlemizin kısmetini veriyor
                                      Hak ulu bezastan şar değil midir?”
 
Teslim Abdal- “ Bir pınarı vardır üç lezzet verir
                             Birisi kaynar da ikisi durur
                             Gâhî gâh olur da üçü de kurur
                             Fehmeyle göreyim o ne pınardır?”
 
Sultan Mehemmed- “ Dediceğin bulut Muhammet Ali
                                      Çeşmesi kudretten kaynıyor gölü
                                      Birisi ırahmet birisi dolu
                                      Bir gözünden yağan kar değil midir?”
 
Teslim Abdal- “ Teslim Abdal ey der şunda durayım
                             Arifler ne haber verir göreyim
                             Sana bir yuhacık haber sorayım
                             Deryanın altında kaç şehir vardır?”
 
Sultan Mehemmed- “ Sultan Mehemmed’im vechinde zahir
                                      Ezelden de çektim böyle bir kahir
                                      Deryanın altında altıbinşehir
                                      O da eyliğinen var değil midir?”
 
 
                         
 
 
Bu hem atışma türüne hem de askı(muamma) türüne güzel bir örnektir. Ayrıca bu atışma örneği, soru-cevap şeklinde gerçekleşmiştir.
 
 
BİR ASKI (Muamma) ÖRNEĞİ
 
 Soru – “ Baş değil başı bir başak değil
                 Yenilir şey değil yumuşak değil
                 Çokça var evde vuslat çizgisi
                 Kuşak misali amma kuşak değil”
 
Sorunun Çözümü – “ Başak olmasa da başı var onun
                                     Her evde eşyada eşi var onun
                                     Çivi muammaya öyle çakılmış
                                     Dünyada daha çok işi var onun.”
 
                            ( Muammanın cevabı: Çivi)
 
 
DEDİM-DEDİ ÖRNEĞİ
 
 
       “ Sabahtan uğradım ben bir fidana
          Dedim mahmur musun, dedi ki yok yok
          Ak elleri boğum boğum kınalı
          Dedim bayram mıdır, dedi ki yok yok
 
Dedim inci nedir, dedi dişimdir
Dedim kalem nedir, dedi kaşımdır
Dedim on beş nedir, dedi yaşımdır
Derdim daha var mı, dedi ki yok yok
 
            Dedim Erzurum nen, dedi ilimdir
            Dedim gider misin, dedi yolumdur
            Dedim Emrah nedir, dedi kulumdur
            Dedim satar mısın, söyledi yok yok.” ( Erzurumlu Emrah)
 
 
TARİH DÜŞÜRME ÖRNEĞİ
 
“ Genç yaşında felek vurdu başıma
   Aldırdım elimden iki gözümü
   Yeni değmiş idim yedi yaşıma
   Kayıbettim baharımı yazımı
 
Bağlandım köşede kaldım bir zaman
Nice kimselere dedim el’aman
On onbeş yaşıma girince hemen
Yavaş yavaş düzen ettim sazımı
 
   ÜÇ YÜZ ONDA gelmiş idim cihana
   Dünyaya bakmadan ben kana kana
   Kader böyle imiş çiçek bahana
   Levh-i kalem kara yazmış yazımı
 
Geçirdim ömrümü hevayı heves
           Derdim bir kimseye değildir kıyas
           Her zaman her vakit kalbimde bu yas
           Çarh-ı devran güldürmedi yüzümü
 
   Bir vefasız zalım yâre bağlandım
   Tarih ÜÇYÜZ OTUZ BEŞTE evlendim
   Sekiz sene bir arada eğlendim
   Zalım kâfir yetim koydu kuzumu
 
      Ele geniş bana dünya dar oldu
      Tahammülsüz gönlüm bir karar oldu
      Günüm zindan gecelerim zar oldu
      Kader ile bölemedim kozumu
 
Veysel der dünyaya ben niye geldim
Her zaman ağladım ne zaman güldüm
Gönlüme teselli kendimde buldum
Sabır ile teskin ettim özümü.” ( Âşık Veysel ŞATIROĞLU)
 
 
                             
 
 
Tarih bir şiirin ilk dörtlüğünde bulunabildiği gibi, dörtlükler arasına da serpiştirilmiş olabilir.Âşık Veysel, bu şiirinde doğumu ve evlenme tarihini söylüyor.
 
 
 
ÂŞIK EDEBİYATI NAZIM BİÇİMLERİ
 
 
KOŞMA
               Halk edebiyatının en çok sevilen ve kullanılan nazım biçimidir. Hece ölçüsünün 11’li kalıbıyla söylenir. Dörtlükler halinde düzenlenen koşmanın, dörtlük sayısı genellikle 3–5 arasındadır. İlk dörtlüğün uyak düzeni xaxa şeklinde ya da aaab şeklinde olur. Diğer dörtlüklerin ilk üç dizesi kendi arasında, dördüncü dize ise birinci dörtlüğün son dizesi ile uyaklıdır. İslamiyet öncesi Türk edebiyatında “ koşuk” türünün devamıdır. Koşmaların Divan şiirindeki karşılığı ise “Gazel”’dir.
               Koşmalar işlediği konulara göre değişik adlar alır. Bunlar sırasıyla şu şekildedir:
 
      A) GÜZELLEME: Sevi (aşk), hasret, ayrılık, doğa sevgisi gibi konuları lirik              ( coşkulu) ifadelerle işleyen koşmanın türüdür. Bu konuda en güzel örnekler Karacaoğlan tarafından verilmiştir. Örnek:
 
“ Ela gözlüm ben bu ilden gidersem
   Zülfü perişanım kal melil melil
   Kerem et aklından çıkarma beni
   Ağla gözyaşını sil melil melil
 
   Yeğin ey sevdiğim sen seni düzet
   Karayı bağla da beyazı çöz at
   Doldur ver badeye bir daha uzat
   Ayrılık şerbetin ver melil melil
 
   Elvan çiçeklerden sokma başına
   Kudret kalemini çekme kaşına
   Beni unutursan doyma yaşına
   Gez benim aşkımla yar melil melil
 
   Karac’oğlan der ki olup ölünce
   Ben de güzel sevdim kendi halimce
   Varıp gurbet ele vasıl olunca
   Dostlardan haberim al memil melil.” ( Karacaoğlan)
 
 
B) KOÇAKLAMA ( Yiğitleme) :   Yiğitçe bir söylemle savaş, kahramanlık konularını ele alan koşmanın türüdür. Coşkun bir söyleyiş vardır. Anlatımda yer yer betimlemeler(tasvirler) bulunur. En güzel örneklerini Köroğlu ve Dadaloğlu’nun şiirlerinde buluruz. Örnek:
 
                              
 
 
 
“ Sana derim sana Hasan Kalesi
   Alt yanından dövüş oldu yön oldu
   Yiğit olan yiğit çıktı meydana
   Koç yiğitler Arap ata bin oldu
 
   Akşamki gördüğüm şu kara düşler
   Hesaba gelmedi kesilen başlar
   Eyerlen atımı küçük kardaşlar
   Hünkâr tarafından bize gel oldu
 
   Akşamınan ikindinin arası
   Aldı beni şu düşmanın yarası
   Ecel geldi ölmemizin sırası
   Ağladı il oba gözü kan oldu
 
   Dadaloğlu’m der ki belim büküldü
   Gözümün gevheri yere döküldü
   Üç yüz atlı ile cenge dıkıldı
   Yüzü geldi iki yüzü dön oldu.” ( Dadaloğlu)
 
C) TAŞLAMA: Bir kişinin ya da toplumun aksayan yanlarını göstermek, eleştirmek amacıyla yazılan koşmanın türüdür. Seyrani bu türün başarılı örneklerini vermiştir. Örnek:
 
 “ Mahkeme meclisi icad olduğu
   Çeşme-i rüşvetin akmaklığından
   Kaza bela ile âlem dolduğu
   Kazların kadıya uçmaklığından
 
 
   Selefin rüşvetle hüccet yazması
   Halefin anlayıp hükmün bozması
   Yıkılan binanın birden tozması
   Asıl sermayenin topraklığından
 
   Bülbülün aşkıdır dalda öttüğü
   Çobanın sütedir koyun güttüğü
   Toprağın Habil’i kabul ettiği
   Şüphesiz yüzünün yum’şaklığından
 
   Dünyadan ahrete gidip gelmemek
   Olmasa iktiza eder ölmemek
   Balık baştan kokar bunu bilmemek
   Seyrani gafilin ahmaklığından.” ( Seyrani)
 
 
D)    AĞIT: Bir kimsenin ölümü üzerine duyulan acıyı yansıtmak amacıyla yazılan koşmanın türüdür. Anonim olduğu gibi yaratıcısı belli olanlar da çoktur. Her dönemde, her yerde ağıt türünde şiirlere rastlamak mümkündür. Örnek:
 
“ Vardım nazlı yârin ziyaretine
   Dedim kalk gidelim dedi varamam
   Dedim bu kadar mı vazgeldin benden
   Dedi vazgelmedim ama varamam
 
   Dedim kuzulara nasıl dayandın
   Dedi evvel Allah sana güvendim
   Dedim aşkın ile odlara yandım
   Dedi biliyorum ama varamam
 
    Dedim senin ile ahdım var idi
    Dedi ki dünyada bahtım yar idi
    Dedim benden gönlün ne tez farıdı
    Dedi farımadı ama varamam
 
    Dedim Ruhsat mıdır elde iradın
    Dedi ki mahşere kaldı muradım
    Dedim beni kabirde mi aradın
    Dedi arıyorum ama varamam.” ( Ruhsati)
 
 
 
DESTAN
 
          Halk şiirinin en uzun nazım türüdür. Bazı destanlarda dörtlük sayısı 100’ün üzerindedir. Çoğunlukla 11’li hece kalıbıyla söylenir. Uyak örgüsü koşma ile aynıdır. Savaş, deprem, yangın, hastalık, eşkıya ve ünlü kişilerin yaşamlarını konu olarak alır. Bunun yanı sıra bitkiler, hayvanlar üzerine söylenilmiş destanlar da vardır. Bazen de mizahi bir durumu konu alır destanlar. Yani tüm bu yönleriyle toplumsal bir boyutu vardır destanların. Yakın zamana kadar, Anadolu’nun bir çok yerinde “yakılmış destanlar”ı sokak aralarında bağırarak okuyanlar ve bunları satanlar vardı. Bu güzel gelenek maalesef zamana yenik düştü. Örnek:
 
 
 
 
“ Bir gemi yaptırdım ayrık otundan
   Bin pare top düzdüm taze soğanı
   Mısır darısından hesapsız gülle
   Niyetim fethetmek Firengistanı
 
 Bin karga getirdim gemiye bekçi
 Ak ipekli örümcekler yedekçi
 Yüz bin serçe yazdım topçu tüfekçi
 Sivrisinek oynar kılıç kalkanı
 
  Reis karıncalar dikti sereni
 Kepenekler çıktı açtı yelkeni
 İşaret hocası fındık faresi
 Kertenkele forsa dikti dumanı
 
 Yeşil ördek sıva kısa bacaklı
 Keklik topçu başı kızıl ayaklı
 On bin karabatak yalın bıçaklı
 Martılar geriden sezer düşmanı
 
 Tavşan komaz zira işi ihmale
 Ne bakarsın tilki ile çakala
 Sansar ile kedi gelmez icmale
 Bunların ikisi cenk kahramanı
 
 Ağ yuvası martıları pusuya çekti
 Çarkacı pireler ortaya çıktı
 Nohudun güllesi dağları yıktı
 Kör köstebek attı vurdu nişanı
 
 
 Arılar silahın çekti meydana
 Hücum eylediler geçen kervana
 Tosbağalar cevlan etti her yana
 Zapt ettiler baştanbaşa ormanı
 
 Emretti ayılar geldi divandan
 Koca maymun asker çıktı bir yandan
 Kurt askerleri püskürttü ormandan
 Eşek kulak dikti bastı figanı
 
 
 Arslan ile cenk eylemek pek müşkül
 Bin deve gönderdim sevgili öncül
 Çekince kılıcı bokluca bülbül
 Tahta kehlesinden saçtı al kanı
 
 HENGAMİ destanın vasfın eyleyem
 Uykusuz bıraktı beni neyleyem
 Eksiği var ise daha söyleyem
 Hiç kimse söylemez böyle yalanı.” ( Hengami)
 
 
 
VARSAĞI
 
          Hece ölçüsünün 8’li kalıbıyla söylenen şiirlerdir. Güney Doğu Anadolu bölgesinde yaşayan Varsak Türklerinin özel bir ezgiyle söyledikleri, daha çok koçaklamayı andıran şiirlerdir. Dörtlük sayısı ve uyak örgüsü koşma ile aynıdır. Varsağılar, âşık tarzı halk şirinin bir diğer biçimi olan SEMAİ’lere çok benzer. Varsağılar daha yiğitçe, mertçe bir eda ile söylenir. İlk dörtlükte “ bre, behey, hey, hey gidi…” gibi ünlemler kullanılır. Bu yönüyle Semai’lerden ayrılır. Daha çok Karacaoğlan güzel örneklerini vermiştir. Örnek:
 
 
 
“Bre ağlar bre beyler
 Ölmeden bir dem sürelim
 Gözümüze kara toprak
 Dolmadan bir dem sürelim
 
 Aman hey Allahım aman
 Ne aman bilir ne zaman
 Üstümüzde çayır çimen
 Bitmeden bir dem sürelim
 
 Buna felek derler felek
 Ne aman bilir ne dilek
 Ahir ömrümüzü helek
 Etmeden bir dem sürelim
 
 Karac’oğlan der ki canan
 Güzelim sözüme inan
 Bu ayrılık bize heman
 Ermeden bir dem sürelim.” ( Karacaoğlan)
 
 
 
SEMAİ
 
          Hece ölçüsünün 8’li kalıbıyla söylenen şiirleridir. Uyak düzeni ve dörtlük sayısı koşma ile aynıdır. Semailer kendine özgü özel bir ezgi ile söylenir. Semailerde çoğunlukla sevi(aşk), doğa güzellikleri gibi konular işlenir. Karacaoğlan’ın semai türünde söylediği örnekler çok güzeldir. Örnek:
 
 
                                    
 
“ Ala gözlü nazlı dilber
   Halimden haberin var mı
   Seni eller alıyorlar
   Zulümden haberin var mı
 
 Güzeller yola düzüldü
 Aşıkın bağrı ezildi
 Yürü kemerin çözüldü
 Belinden haberin var mı
 
 Atlılar yurdu aşıyor
 Badeler doldu taşıyor
 Yavru turuncun düşüyor
 Koynundan haberin var mı
 
 Karac’oğlan budur halim
 Neylemeli dünya malın
 Binboğa’dır benim ilim
 İlimden haberin var mı.” ( Karacaoğlan)
 
 
 
TÜRKÜ
 
            Türkü ile ilgili genel bilgileri Anonim Halk Edebiyatı bölümünde vermiştik. Aynı bilgileri burada tekrar etmedik. Türkülerimizin bir bölümü anonimdir, bir bölümümün ise söyleyeni yani yaratıcısı bellidir. Anonim türküye örnek verilmişti; burada ise söyleyeni belli bir türkü örneği verelim. Örnek:
 
 
“ Ne ağlarsın benim zülfü siyahım
 Bu da gelir bu da geçer ağlama 
 Göklere erişti figanım ahım
 Bu da gelir bu da geçer ağlama
 
 Bir gülün çevresi dikendir hardır
 Bülbül har elinden ah ile zardır
 Ne olsa da kışın sonu bahardır
 Bu da gelir bu da geçer ağlama
 
 Daimi’yem her can ermez bu sırra
 Gerçek kâmil olan yeter o nura
 Yusuf sabır ile vardı Mısır’a
 Bu da gelir bu da geçer ağlama.” ( Âşık Daimi - İsmail AYDIN-
 
 
 
NOT: Divan şiiri ile ortak kullanılan nazım şekilleri de vardır. 17. yüzyıldan sonra bazı halk âşıkları divan edebiyatı nazım şekillerini de kullanmaya başlamışlardır. Yine bazı halk âşıkları divan şairlerinin kullandığı kalıplaşmış ifadeleri (mazmun) de almışlardır.
          Divan şairleri ise üzülerek belirtelim ki halk âşıklarının bu güzel eserlerini her dönemde hor görmüşlerdir. Onları değersiz bulmuşlar, sözlerin edebi değeri olmadığını söylemişlerdir.
          Başta Âşık Ömer olmak üzere Divan şairlerini taklit etmek isteyen halk âşıklarımız da olmuştur. Saz şairleri, aruz ölçüsüyle “ selis, divan, kalenderi” türlerinde şiirler söylemişlerdir.
 
 
SELİS: Halk şiiri nazım şeklidir. Aruzun feilâtün/feilâtün/feilâtün/feilün kalıbı ile yazılır. Uyak düzeni a aba ca… Şeklindedir. Örnek:
 
“ Benden özge sana yok âşık-ı âvâre güzel
   Sûziş-i firkat ile yakma beni nâre güzel
 
 Dün gece dîde-i hurkâr ile ettikte nigâh
 Ciğerim başına açtın yine bir yâre güzel.” ( Nuri)
 
 
KALENDERİ: Halk şiiri nazım şeklidir. Gazel biçimdedir. Uyak düzeni a aba ca… şeklindedir. Özel bir ezgiyle okunur. Ezgisi bakımından düz kalenderi, Acem kalenderisi, Emrah kalenderisi gibi çeşitleri bulunur. Örnek:
 
“ İçtin mi cânım mestâne durursun
   Gamzen gibi âşıklara bîgâne durursun
 
 Kimden söz işittin ki celâ hakkına dâir
 Böyle güzelin hâtırı vîrâne durursun
 
 Geç şâhım otur başımın üstünde yerin var
 El bağlı efendim kime divâne dudursun
 
 Bir çift idiniz vuslat-ı devlette geçen gün
 Nettin eşini ey peri bir dâne durursun
 
 Sen al ile başımdan alıp aklımı şimdi
 Ey rind-i felek-meşreb edibane durursun
 
 Öldürmek ise Nûri kulun kasdına söyle
 Çek hançeri öldür a paşam ne durursun.” ( Tokatlı Nuri)
 
 
 
                
 
3. TEKKE EDEBİYATI
 
          Halk edebiyatının “tasavvufi halk edebiyatı” da denilen bu dalı 12. yüzyılda Ahmet Yesevi ile başlamıştır. Anadolu sahasındaki ilk ve en önemli temsilcisi Yunus Emre olmuştur. Günümüze kadar çeşitli tarikatlarla birlikte varlığını devam ettirmiştir.
          Tekke edebiyatının dili âşık edebiyatının diline göre ağır, Divan şairlerinin diline göre sade, ikisinin arasında orta bir dildir.
           Temsilcileri hece ölçüsü ile yazmışlardır;ama aruz ölçüsüyle yazanlar da vardır.Tekke şiirinin genel adı,özel bestelerle okunan ve tarikatlara göre değişik adlarla anılan ilahilerdir. Nazım birimi dörtlüktür;ama beyitler halinde yazılanlar da vardır.
           Tekke edebiyatının düzyazı(nesir) bölümü de gelişmiştir. Evliya mekıbeleri,efsaneler ve tasavvuf büyüklerinin yaşamlarını anlatan eserler verilmiştir.
            Dini tasavvufi düşünceyi yaymak gayesi ile gelişmiştir.
            Konusu Allah aşkı, Vahdet-i Vücut düşüncesidir. Bunun yanı sıra Hz. Muhammed, Hz. Ali ve 12 İmamlar sevgisi de yoğun biçimde işlenmiştir.
            Şairler hem divan edebiyatının hem de halk edebiyatının nazım şekillerini kullanmışlardır.
            Tekke şiirinin en güçlü temsilcisi Pir Sultan Abdal olmuştur.
 
 
TEKKE EDİBİYATININ NAZIM ŞEKLLERİ
 
 
İLAHİ
           Allah sevgisini işleyen ya da Allah’a yalvarmak amacıyla söylenen dini konulu şiirlerdir. Kendine özgü bir ezgi ile okunur. Hem koşma, hem semai biçiminde yazılır. Hece ölçüsüyle yazılmıştır; ancak aruzla yazılmış olanlar da vardır. Hecenin 7’li, 8’li ve 11’li kalıpları kullanılmıştır. İlahi denilince aklımıza ilk gelen kişi Yunus Emre’dir. Örnek:
 
                         
 
“ Söyle hayran eyle beni
   Aşkın oduna yanayım
   Her kancaru bakar isem
   Gördüğüm seni sanayım
 
Senin kokun duydu canım
Terkini urdu cihanın
Hergiz bilinmez mekânın
Seni kanda arayayım
 
Kaynar denizleyin canım
Oynar gemileyin tenim
İki deniz arasında
Gark olayım uşanayım                                                                               
 
Yedi deniz geçer isem
Yetmiş ırmak içer isem
Susuzluğum kanmaz benim
Dost şerbetiyle kanayım
 
İlm-i hikmet okuyanlar
Aştan mahrumdürür anlar
Mansur oldum asın beni
Ko dillerde söyleneyim
 
Yunus Emre’nin bu sözü
Cana doldu avazesi
Kördür münkirlerin gözü
Ben nicesi göstereyim.” ( Yunus Emre)
 
 
 
NEFES
      
        Bektaşi-Alevi âşıklarınca yazılan, söylenen tasavvufi şiirlerdir. Peygamber Efendimiz ile Hz. Ali’ye övgüler vardır. Dili sade olan nefesler, 7,8 ve 11’li hece kalıplarıyla söylenir. Çok az sayıda aruzla yazılı olanları vardır. Uyak örgüsü koşmaya benzer. Bu türde Pir Sultan ilk aklımıza gelen addır. Örnek:
 
 
“ Gafil durma şaşkın bir gün ölürsün
Dünya sana baki değil ne fayda
Ettiğin işlere pişman olursun
Pişmanlığın ele girmez ne fayda
 
Bir gün seni iletirler evinden
Hak’kın kelamını kesme dilinden
Kurtulamazsın Azrail’in elinden
Türlü türlü yolun olsa ne fayda
 
Söylersin de sen sözünden şaşmazsın
Helalini haramından seçmezsin
Kepeğin tükenir su da içmezsin
Hep deryalar senin olsa ne fayda
 
Teslim Abdal der çöksem otursam
Cümle varlığımı ele getirsem
Şu yalan dünyayı zapta getirsem
Hep dünyalar senin olsa ne fayda.” ( Teslim Abdal )
 
 
 
 
 
NUTUK
 
          Bektaşi-Alevi şairlerince yazılan, söylenen şiirlerdir. Tekkelerde pirlerin                 ( mürşit’lerin) tarikata yeni giren dervişlere ( mürit’lere) tarikat derecelerini, adabını öğretici mahiyette söyledikleri şiirlerdir. 11’li hece ölçüsü ile söylenir. Örnek:
 
 
 
 
“Tövbekâr ol gönül tarikatten çıkma
Namertten şefaat şifadar olmaz
İyilik eyle sakın bir gönül yıkma
Görüşme kötüyle onda ar olmaz.
 
Dinleme dünyanın kıyl ü kalini
Düşürme üstüne el vebalini
Gözetle kâmilin bir kemalini
Zira böyle kişi bahtiyar olmaz
 
Namertler içinden hicret et durma
Yapacağın hayrı kimseye sorma
Kişizadelikle kendini kurma
Mezar taşı ile iftihar olmaz
 
Hissemend ol kâmillerin sözünden
Başka yoktur kazan özü özünden
Evlat düşse atasının gözünden
Huda razı olup berhudar olmaz
 
Münafıkın yeri her dem nar iken
Düşman olsa korkma Mevla var iken
Bir adamın ezel vakti var iken
Sonu yoksul olsa gözü dar olmaz
 
Yoksulluk dediğin ömürü söker
Katranı kaynatsan olur mu şeker
Cinsi bozuk adam cinsine çeker
Aslı kara demir gevherdar olmaz
 
Sözü geçmez bir mecliste gedanın
Bahtı kara olup vatan-cüdanın
Sonu karanlıktır haramzadenin
Çalıp çırpma ile kesb-i kar olmaz
 
Sümmani ah edip sararıp solma
Gelen Tanrı’dandır kimseden bilme
Sevilen bir yere çok gidip gelme
Kesilir muhabbet itibar olmaz.” ( Sümmani)
 
 
 
DEVRİYE
 
              Genellikle Bektaşi-Alevi şairlerince söylenen şiirlerdir. İnsanın var oluşunu anlatan tasavvufi konulu şiirlerdir. Felsefi konuları ele aldığından anlaşılması zor olan şiirlerdir. Yorumlamak için iyi bir tasavvuf kültürü almak gerekir. 11’li hece ölçüsüyle söylenir.
               Devir kuramını anlatır. Devir kuramı, Hz. Muhammed’in “ Ben nebi iken Âdem su ile çamur arasındaydı.” hadisi ile ilgilidir. Mutasavvıflara göre vücut halindeki Muhammed, yeryüzüne sonradan gelmiştir. Hâlbuki ruh halindeki Muhammed ezelden beri var idi. Vakti gelen ruh maddi âleme iner. Önce “cemadata      ( cansız varlıklara),sonra “nebata” ( bitkilere), hayvana, insana, en sonunda da “ insan-ı kâmil”’e geçer. Oradan da Allah’a döner ve O’nunla birleşir. Bu inişe “nüzul”, tekrar Allah’a dönüşe de “ huruç” denir. Bu iniş ve çıkışları anlatan şiirlere Devriye denir. Örnek:
 
“Cihan varolmadan ketm-i âdemde
Hak ile birlikde yekdaş idim ben
Yarattı bu mülkü çünkü o demde
Yaptım tasvirini nakkaş idim ben
 
Anasırdan bir libasa büründüm
Nar ü bad ü hak ü abdan göründüm
Hayrülbeşer ile dünyaya geldim
Âdem ile bile bir yaş idim ben
 
Ademi’in sulbünden Şit olup geldim
Nuh-i nebi olup Tufana girdim
Bir zaman bu mülke İbrahim oldum
Yaptım Beytullah’ı taş taşıdım ben
 
İsmail göründüm bu zaman ey can
İshak Yakup Yusuf oldum bir zaman
Eyyub geldim çok çağırdım el’aman
Kurt yedi vücudum kan yaş idim ben
 
Zekeriya ile beni biçtiler
Yahya ile kanım yere saçtılar
Davut geldim çok peşime düştüler
Mühr-i Süleyman’ı çok taşıdım ben
 
Mübarek asayı Musa’ya verdim
Ruhulkudüs olub Meryem’e erdim
Cümle evliyaya ben rehber oldum
Cibril-i Emin’e sırdaş idim ben
 
Sulb-i pederinden Ahmed’i Muhtar
Rehnümalarından erdi Zülfikar
Cihan varolmadan Ehl-i beyt’e yar
Kul iken zat ile sırdaş idim ben
 
Tefekkür eyledim ben kendi kendim
Mucize görmeden imana geldim
Şah-ı Merdan ile Düldül’e bindim
Zülfikar bağladım tîğ taşıdım ben
 
Saha küm hamrinden içildi şerbet
Kuruldu Aynicem ettik mahabbet
Meydana açıldı sırr-ı hakikat
Aldığım esrarı çok taşıdım ben
 
Hidayet irişti bize Allah’tan
Biat ettik cümle Resulluhlah’tan
Haber verdi bize seyrifillah’tan
Şah-ı Merdan ile sırdaş idim ben
 
Bu cihan mülkünü devredib geldim
Kırklar meydanında erkâna girdim
Şah-ı Velayet’ten kemerbest oldum
Selman-ı Pak ile yoldaş idim ben
 
Şükür matlabımı getirdim ele
Gül oldum feryadı verdim bülbüle
Cem olduk bir yere Ehl-i beyt ile
Kırklar meydanında ferraş idim ben
 
İkrar verdik cümle düzüldük yola
Sırrı faş etmedik asla bir kula
Kerbela’da İmam Hüseyin ‘le bile
Pak ettim dameni gül taşıdım ben
 
Şu fena mülküne çok geldim gittim
Yağmur olub yağdım ot olub bittim
Urum diyarını ben irşad ittim
Horasan’dan gelen Bektaş idim ben
 
Gâhî nebi gâhî veli göründüm
Gâhî uslu gâhî deli göründüm
Gâhî Ahmed gâhî Ali göründüm
Kimse bilmez sırrım kallaş idim ben
 
Şimdi hamdülillah ŞİRİ dediler
Geldim gittim zatım hiç bilmediler
Sırrımı kimseler fehmetmediler
Hep mahlûk kuluna kardaş idim ben.” ( Şirî)
 
 
ŞATHİYE
 
        Bektaşi-Alevi şairlerince söylenen şiirlerdir. İnançlardan alaylı bir dille söz eder gibi yazılan şiirlerdir. Görünüşte saçma sanılan bu şiirlerin, yorumlandığında tasavvufla ilgili kavramlara yer verdiği görülecektir. Anlaşılması için köklü bir tasavvuf kültürü edinmek gerekir. Tasavvuftaki kavramları, terimleri bu anlamda öğrenmek gereklidir, bu şiirleri yorumlamak için. Örnek:
 
 
 
                  
 
 
“Âdem’i balçıktan yoğurdun yaptın
Yapıp da neylersin bundan sana ne
Halk ettin insanı saldın cihana
Salıp da neylersin bundan sana ne
 
Bakkal mısın teraziyi neylersin
İşin gücün yoktur gönül eğlersin
Kulun günahını tartıp neylersin
Geçiver suçundan bundan sana ne
 
Katran kazanını döküver gitsin
Mümin olan kullar didara yetsin
Emreyle tamuyu yutsun
Söndür şu ateşi bundan sana ne
 
Sefil düştüm bu âlemde naçarım
Kıldan köprü yaratmışsın geçerim
Şol köprüden geçemezsem uçarım
Geçir kullarını bundan sana ne
 
Kaygusuz Abdal der cennet yarattın
Cehenneme nice kulları attın
Nicesin ateş-i aşk ile yaktın
Yakıp da neylersin bundan sana ne.” ( Kaygusuz Abdal)
 
 
 
YÜZYILLARA GÖRE HALK EDEBİYATI TEMSİLCİLERİNDEN BAZILARI
 
13. YÜZYIL
                     Hacı Bektaş Veli
                     Yunus Emre
 
14. YÜZYIL
                     Abdal Musa Sultan
                     Âşık Paşa
                     Eflaki Dede
                     Hacı Bayram Veli
                     Hamid-i Veli
                     Kızıl Deli ( Seyit Ali Sultan)
                     Said Emre
 
15. YÜZYIL
                    Abdürrahim Tırsî
                    Âşık Tennuri
                    Balım Sultan
                    Emir Sultan
                    Eşrefoğlu Rumi
                    Kaygusuz Abdal
 
16. YÜZYIL
                     Armutlu
                     Âşık Garib
                     Aziz Mahmud Hüdai
                     Azmi
                     Bahşi
                     Geda Muslu
                     Hasan Dede
                     Hatayi
                     Hayali
                     Kaygusuz Vizeli Alaaddin
                    Kazak Abdal
                     Kerem
                     Koyun Abdal
                     Köroğlu
                     Kul Çulha
                     Kul Himmet
                     Kul Hüseyin
                     Kul Mehmet
                     Kul Yusuf
                     Muhyiddin Abdal
                     Öksüz Dede
                     Pir Sultan Abdal
                     Seyyid Nizamoğlu
                     Sururi
                     Usuli
                     Ümmi Sinan
                    
17. YÜZYIL
                     Abdal ( Kul Budala)
                     Âşık miskin
                     Dedemoğlu
                     Derviş Halil
                     Ercişli Emrah
                     Gevheri
                     Karacaoğlan
                     Kâtibi
                    Kayıkçı Kul Mustafa
                    Kul Nesimi
                    Kuloğlu
                    Âşık Ömer
                    Gaybi
                    Teslim Abdal
                    Virani
 
18. YÜZYIL
                     Âşık Abdi
                     Âşık Ali
                     Âşık Bağdadi
                     Âşık Halil
                     Âşık Kamil
                     Âşık Süleyman
                     Balasan
                     Derviş Muhammed
                     Güzide Ana
                     Hocaoğlu
                     Hükmi
                     Mecnunu
                     Meftuni
                     Şermi
                     Kul Himmet Üstadım
                     Talibi
 
19. YÜZYIL
                     Agahi
                     Aşıki
                     Âşık Bahri
                     Celali Baba
                      Ceyhuni
                      Dertli
                      Derviş Ali
                      Deli Boran
                      Erzurumlu Emrah
                      Esiri
                      Feryadi
                      Gedai ( Tokatlı)
                      Gündeşlioğlu
                      Âşık Hüseyin
                      Kâmili
                      Âşık Kemali
                      Kemter Baba
                      Kusuri
                      Mazlumi
                      Mesleki
                      Muhibbi
                      Âşık Nuri ( Tokatlı)
                      Ruhsati
                     Âşık sadık Baba
                     Serdari
                     Sefil Sıtkı
                     Sümmani
                     Şah sultan
                     Âşık Şem’i
                     Şenlik
                     Turabi
                     Âşık Veli
                     Zihni
 
20. YÜZYIL
                     Âşık Ali İzzet Özkan
                     Ali Kızıltuğ
                     Âşık Gülabi
                     Beyhani
                     Âşık Daimi
                     Davut Sulari
                     Derdimend
                     Devrani
                     Âşık dursun Cevlani
                     Efkari
                     Emsali
                     Âşık Fehmi Gür
                     Âşık Ferrari
                     Âşık Feymani
                     Gufrani
                     Âşık Kul Ahmet
                     Kul Sabri
                     Hicrani
                     Âşık Huzuri
                     Âşık Hüdai
                     Âşık Hüseyin Çırakman
                     İcazet
                     İlhami Demir
                     Mahmut Erdal
                              
 
                     Âşık Mahzuni Şerif
                     Âşık İhsani
                     Âşık Miskini
                     Murat Çobanoğlu
                     Muhlis Akarsu
                     Musa Merdanoğlu
                     Müdami
                     Nesimi Çimen
                        
 
                     Nihani
                     Âşık Reyhani
                     Sefil Selimi
                     Kelkitli Serdari
                     Şemsi Yatsıman
                     Âşık Şeref Taşlıova
                     Talibi Coşkun
                     Âşık Yener
                     Âşık Yoksuli
                     Âşık Ali Özfırat
                     Âşık Veysel Şatıroğlu
 
 
 
Mehmet Ali ÖZÇAMUR
Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni
MALATYA
 
Misafir Avatar
İsim
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner40

banner45

banner39

banner44

banner56