KARAHÜYÜK KÖYÜ’NDE DERLENEN MASALLAR
 
        
                          
         Resim 1                         
 MASALLARIMIZ
 
        Anonim Türk Halk Edebiyatı’nın en yaygın ürünlerinden biri de masallarımızdır. Bu nedenle en çok derlenmesi yapılan edebi ürünlerimiz arasında masallarımız da bulunmaktadır. Masal anlatmayan dedelerimiz, ninelerimiz çok azdır. Yine çok az kişi hayatında hiç masal dinlememiştir.
         Anonim ürünlerimizin birçoğu gibi masallarımız da dedelerimizin, ninelerimizin belleklerinde, onların ölümüyle yok olup gittiler. Bunları derlemek, her yörenin masallarını unutulmamak üzere yazıya aktarmak gerekirdi. Yapamadık. Üzülerek belirtelim ki halk ürünlerimizin birçoğun da olduğu gibi, masallarımızın tam derlenmesi konusunda çok geç kaldık. Bu kültür hazinelerimizin kıymetini anlamakta geciktik ya da anlamak istemedik.
         Masal derlemeciliği bizde çok yenidir. Batılı anlamda derleme çalışmaları 1940’lı yıllarda yapılmaya başlanmıştır. Bu yıllarda çok saygın Halk Bilimi araştırmacılarımız konuyla ilgili ilk ciddi adımları atmışlardır. Bu dönemde yapılan çalışmalarla birlikte, sonraki yıllarda üniversitelerimizin konuya özel ilgi duymasıyla çok sayıda masalımız yazıya aktarılabilmiştir. Masal derlemeciliği konusunda önemli çalışmaları olan Pertev Naili BORATAV’a bu anlamda büyük bir gönül borcumuz vardır. Ayrıca Eflatun Cem GÜNEY’in de bu alanda yaptıklarını minnetle anmalıyız.
         Masal, olağanüstü olayların, olağanüstü kişilerin başlarından geçen, ilgi çekici öykülerdir. Masallarda zaman ve yer kavramları bu nedenle belirsizdir. Anlatılan olaylar gerçek yaşama uymaz. Kahramanların çoğu gerçek yaşamda rastlanmayacak kuvvete, niteliklere sahip, olağanüstü kişilerdir.
         Pertev Naili BORATAV masalın tanımını şöyle yapmaktadır: “Nesirle söylenmiş dinlik ve büyücülük inanışlarından ve törelerden bağımsız, tamamıyla hayal ürünü, gerçekle ilgisiz ve anlatılarına inandırmak iddiası olmayan kısa bir anlatı.”
         Masal, ‘mesel’ sözcüğünün değiştirilmiş biçimidir. Mesel, halk dilinde ünlenmiş, yaygınlaşmış öğütleri anlatan ve örnek alınacak sözlerdir.
        Masallarda olaylar ve kişiler ne kadar gerçek dışı olursa olsun yazılış, söyleniş amacı önemlidir. Masal anlatan kişi, anlattığı masal ile aslında kendi duygu ve düşüncelerini de dile getirmiş olmaktadır. Haksızlığın karşısında olmayı, direnmeyi, kötüleri yargılamayı, onları cezalandırmayı masal anlatımı içerisinde vermiştir. İyilerin, doğruların, haklı olanların, sonunda haklarını alabileceklerinin iletisini masal ile vermişlerdir. Bunun için masallarımızda iyilikler, güzellikler, doğru olanlar övülmüştür, yüceltilmiştir. Masallarımıza, halk gönlünün mahkemesidir de diyebiliriz.
         Masallarda kalabalık bir kahraman çeşidi karşımıza çıkar. Bunlar, padişah, padişah çocukları, vezir, zengin/yoksul kişiler, tüccarlar, yaşlı ana/babalar, çocuklar, deliler, periler, canavarlar, cadılar, cücelerdir… Fiziksel özelliklerine göre bazen parmak çocuktur, bazen keloğlandır, kimi zaman kambur kişilerdir… Bunların kimi içten pazarlıklı, kötü niyetli, kimileri saf, çoğunlukla da iyi niyetli kişilerdir. Bunların dışında aslan, kuş, kedi, köpek, at, deve, papağan, güvercin, tilki, kurt gibi hayvanlar da masallarda karşımıza çıkarlar. Yine ağaç, çiçek gibi bitkilerin de masallar arasında olan varlıklar olduğunu belirtelim. Masallarda taş, mağara, kuyu, sofra, seccade, ayna, çalgı, değirmen gibi maddi unsurların yer aldığını anımsatalım.
         Bugün bize içerik olarak basit gibi gelen masallar yıllar boyu boşuna anlatılmamıştır. Derlenen ve yayımlanan masallarımız dikkatle okunduğu zaman, eğitici yönlerinin olduğu görülecektir. Çocuklarımızın hayal dünyasını geliştirmede, o hayalleri güzelleştirmede masalın işlevi, olumlu yöndedir. Birçok masalımızda toplumu yöneten kişilerin eleştirildiği görülmektedir. Böylece halka zulmeden, yanlış yolda olan idarecilere ders verilmiş olunmaktadır. Bir yerde onlara doğru yol gösterilmektedir. Çocukların dikkati, ilgisi daha çok masallar üzerine çekildiği için bu ilgiyi olumlu yönde kullanmak gerekir. Anlatılanları anlamayı çocuklarımıza masallar ile daha çabuk verebiliriz. Yine çocuklarımıza ana dil sevgisini, bu dili kullanma becerisini masallarımız ile verebiliriz. Ana dil sevgisini kazanan çocuktan da gelecek adına her zaman umutlu oluruz. Kendi kültürünü, kendi dili ile gelecek kuşaklara taşıma işlevini çocuklarımıza kazandırabildiğimize inanabiliyorsak, gelecek adına kaygı duymamıza gerek yok.
         Birçok romancı, öykücü, şair, oyun yazarı ve senaristler halk masallarından yararlanmışlardır. Oluşturdukları yapıtlarda masallardan alınan motiflere yer vermişlerdir. Çoğunlukla da masalı olduğu gibi yapıtlarına yansıtmışlardır. Birçok sinema filminde olduğu gibi.
         Bir dede, nine daha okuma yazması bile olmayan masal anlatarak neyi hedeflemiş olabilir? Onların duyuş, düşünüş dünyalarını etkilemiş olamazlar mı? Masal anlatarak onlara iyiyi kötüden ayırt etme; güzellik ile çirkinliğin farkına varmayı sağlama; doğru ile haklı olmanın arasındaki ayrıntıyı gösterme hedeflenmiş olamaz mı? Tüm bu sorularımızın yanıtı “evet” ise, masal üzerine düşen görevi yapmış demektir. Öyleyse bize basit gibi gelen, olağanüstü, gerçek yaşamla uyum göstermediğini söylediğimiz bu yazıları hafife almamız doğru değil.
        BİZE DÜŞEN, ÇOCUKLARIMIZIN EĞİTİMİNDE MASALLARIMIZDAN OLABİLDİĞİNCE YARARLANMAK.
        İnanın masallarımız bunu hak ediyor ve o masallar bizleri bekliyor…
Resim 2
                                           
 
 
        Masallar yapı itibariyle iki ana bölüme ayrılır:
 
1.     HALK MASALLARI:
         Halk masalları anonimdir. Halkın geleneklerini, düşüncelerini, beğenilerini, yaşama bakış açılarını, insani ilişkilerini, yöneticilerden beklentilerin yansıtırlar. Yaşam deneyimleri ile dolu oldukları görülür. Çünkü halkın düşünce süzgecinden geçerek gelmişlerdir. Halk masallarını kimin yarattığı belli değildir. Kuşaktan kuşağa sözlü gelenekle aktarıla gelmiştir. En sonunda biri bunları yazıya aktarır. Derleme, yazıya aktarma işinde masalların özünde değişikliğin olması beklenebilir.
         Halk masalları, halkın kültür hazinesidir. Bu masalları toplamak, kalıcı olması için yazıya aktarmak gerekir. Derleme çalışmalarıyla uğraşanlara bu yolda büyük sorumluluk düşmektedir.
 
2.     SANATLI MASALLAR:
         Sanatlı masallar, belli bir yazarı olan masallardır; yani yazanı bellidir. Sanatsal niteliği olan masallarda belli bir amaç vardır. Yazar, bir düşünceyi ortaya koymak için, masalın niteliklerinden yararlanmak isteyebilir. Kişi/kişileri hicvetmek, toplumun aksak yanlarını göstermek masal boyutu içerisinde dile getirmek, bazen daha kolay olabilir. Bu düşünceyle, edebi bir dille yazılmış eserlerdir sanatlı masallar. Aziz NESİN’in Memleketin Birinde, Hoptirinam adlı eserleri sanatlı masal yöntemiyle yazılmıştır.
 
 
KARAHÜYÜK KÖYÜ’NDE DERLENEN MASALLAR/BU MASALLARIN ÖZELLİKLERİ
 
         Halk Edebiyatı ürünleri açısından zengin olan Karahüyük Köyü’nde derlediğim masallara burada yer vereceğim. Bu masalların birçoğunu köyümüzün yaşlı kadınlarından derledim. Köyümüzde kesin bir tarama yapılmamakla birlikte, kadınların erkeklerden daha çok masal bildiklerine tanık oldum. Erkeklerin de zaman zaman masal anlattıkları oldu. Köydeki iş hayatında, hayvan otlatırken, bağ-bostan beklerken, uzun bir yolculuk esnasında zaman geçirmek amacıyla masal anlatılmaktadır. Ayrıca, eskiden, uzun kış gecelerinde belli evlerde toplananlar da birbirlerine masal anlatmaktaydı,
         Köyümüzde derlediğim masalların konularını şöyle söyleyebilirim: Herhangi bir felakete uğrayıp, sonradan bu felaketten kurtulma; zayıfla güçlünün mücadelesi; üvey ana elinden çekilen eziyet; birbirlerine âşık olan gençler; evlenme; dev vb gibi yaratıklarla insanların mücadelesi. Evlenme motifli masallarımızda sonuç mutlu bir şekilde bitmektedir. Zayıf ile güçlünün mücadelesinde, galip gelen taraf güçsüz olan taraftır. Böylece adalete olan inanç vurgulanmak istenilmiştir. Bazen de gerçek yaşamda, güçlüden alınamayan bir hakkın, masallar yoluyla alınır olması sağlanmış. Üvey anneye karışı verilen mücadelede, üvey anne yenilen taraf olur ve üvey anne cezalandırılır. Hayali bir yaratıkla, devlerle yapılan mücadelelerde de galip gelen taraf, insanoğlu olur. Böylece, insan akılın üstünlüğü vurgulanır.
         Derlediğimiz bu masalların arasında çok az sayıda hayvan motifine rastladık. Hatta diğer kahramanların dahi hizmetinde çok az sayıda, çeşitte hayvan bulunmaktadır. Bu hayvanlar at, deve, kuş, kedi yavrusu, köpek, karga gibi sınırlı sayıda kaldığı görülecektir.
         Olağanüstü varlıklardan en çok görüleni cin, peri, devdir.
         Olayların gereği kahramanlarımız nereye giderlerse gitsinler, nihayetinde bulundukları yerlere dönerler.
         Derlenen bu masallarda kahramanların bazı uğraş içerisinde oldukları görülecektir. Oduncular, çobanlar, kervanbaşları, demirciler, dokumacılar, kasaplar, sarraflar, ekin biçenler masallarımıza kahraman olurlar. Bazı masallarımızda kahramanlar padişah çocukları oldukları için, onların uğraştıkları belli bir iş yoktur.
         Köyümüzde derlenen masallar, bütün masallar da olduğu gibi belirli biçimsel (formel) ifadelerle başlayıp, bitmektedir. Masallarımız genellikle “ bir varmış, bir yokmuş; çok demesi çok günahmış…” ifadesi ile başlar. Bitiş formeli “ onlar erdi muradına, Allah hepimizi erdire…” şeklindedir. Bu biçimsel  (formel) bazen “ gökten üç elma düştü. Biri bana, biri babamın oğluna, biri dinleyenlere…” şeklinde de olabiliyor. Aynı masal içerisinde, asıl masal konusu anlatılırken, bir konudan diğer konuya geçiş ara formelle yapılmaktadır. Bu da “ biz gelelim felan yere ya da biz felan kişiden haber verelim…” şeklindedir.
         Masallarımızın dikkati çeken anlatım özellikleri vardır:“Ki” ilgi zamiri ve istek kipinin çok olması gibi. Masallarımız “ilahi bakış açısı” ile anlatılmaktadır. Yani masalı heket eden (masalı anlatan, hikâye eden) kişi, her şeyi bilmekte, görmektedir. Cümlelerin “demiş”, “dedi” sözcüğüyle bitmesi açıkça görülen bir başka anlatım özelliğidir. Masallarımız da iç ve dış mekan incelemesi yapıldığında, bu yerlerin özellikleriyle ilgili betimlemeler (tasvirlere) çok az yer verildiği görülecektir. Yer betimlemesinin çok az yapılması gibi, kişi betimlemelerine de az yer verilmiştir. Sadece yer isimleri “şehir, dağ, orman, deniz …” gibi genel kavramlarla; kişiler de “ ağa, tüccar, padişah oğlu, sarraf, bir adam …” gibi ifadelerle bildirilmiştir.
         Köyümüzde tamamını derleyebildiğim masal sayısı ne yazık ki çok az: Sadece 9(dokuz) masal derleyebildim. Bunların tamamının bant okumasını yapıp, yazılı anlatım haline getirdim. Köyümüzün tüm ağız özelliklerini yansıtmadan vermeye çalıştım. Masalın bazı bölümlerinde yerel ağız özelliklerini yansıtan ifadelere az da olsa yer verdim.
         Bu masallara sitemizde teker teker yer vermeyi düşündüm, ama bunların hepsinin birden bir yazı bütünlüğü içerisinde yer almasının daha uygun olmasına karar verdim. Masalların en sonunda, masal içerisinde geçen bazı sözcüklerin açıklanmasına da yer vermeyi uygun gördüm.
         Hepiniz masallarımızın büyülü ışığı içinde kalanız.
         Saygılarımla.
 
 
 
 
                       KASAP İLE SARRAF
 
       Bir varmış, bir yokmuş. Çok demesi çok günahmış. Evvel zaman içinde iki adam yaşarmış. Bunlardan biri kasap, biri de sarrafmış. Kasabın da bir oğlu varmış. Kasap, bir gün oğlunu yanına çağırmış:
       —Oğlum, seni evereyim, demiş.
       Sonra da demiş ki:
       —Ben artık ihtiyarladım. Bugün varım, yarın yoğum. Onun için senin evlendiğini görmek itsiyim. Ama evlendireceğim kızınan mutlu olup olmadığını bana o sabah söyleyeceksin, demiş.
       Kasap, oğlunu evermiş. Ertesi gün de oğlunun kızı sevip sevmediğini sormuş. Oğlan da:
       —Yok, baba, ben bu kızı sevmedim, demiş.
       Bunun üzerine baba, oğlunu ikinci kara evermiş. Bu gafle de aynı cevabı alınca, oğlunu üçüncü kez evermiş. Oğlu da bu gafle, kızı sevdiğini söylemiş. Babası da çok mutlu olmuş. Oğlan bir gün evde yokken, kasap gelinini çağırmış, alıp onu ahıra götürmüş.
       —Bak kızım, demiş.
       —Benim oğlum kumarcının tekidir. Benim de pek günüm kalmadı. Eğer ben ölürsem, oğlum kumar oynar, malını, evi satar savar. Gayetin aç kalırsanız aha bu direğin dibinde üç küp altın var. Bunu çıkartıp yersiniz, demiş.
       Gel zaman, git zaman adam ölmüş. Oğlan da kumar oynamış. Malını neyi satıp savmış. Hiçbir şeyleri kalmayınca, bir ip bulup hammallık etmeye başlamış. Bunun üzerine oğlanın karısı da, kahredip başka bir oynaş sevmeye başlamış. Bundan oğlanın haberi yokmuş. Oğlan bir gün hammallık yaparken, başka bir kasap bunu çağırmış:
       —Gel bakalım, demiş.
       —Sen falanca kasabın oğlu değil misin? Baban benim en iyi dostumdu. Senin de bu hallara düşmen beni çok üzdü, demiş.
       Oğlan heç ses etmeyince, bu kasap:
       —Bak oğlum. Sana bir sır vereceğim, demiş.
       —Baban benim dostumdu. Çok iyi biliyim ki babağın üç küp altını vardı. Ama nereye saklardı, onu bülmüyüm. Ama onun yerini senin karın biliyi. Ne yazık ki o da başka birini seviyi, demiş.
       Karısının başka bir oynaş sevdiğini duyan oğlan:
       —Gidip onu öldüreceğim, demiş.
       Kasap da: “Aman oğul, önce altınların yerini öğren; ondan sonra öldür.”demiş. Oğlan, bunu nasıl yapacağını sorunca, kasap da:
        —Bak, demiş,
        —Şimdi sen gider dersin ki, ‘karı babam zamanında bu varlığı puşluğunan gazandı. Neydem, sen de başkasını seviysen, o da bu eve gelsin’dersin, demiş.
        —Karın da oynaşını alıp eve gelince keyfederler. Sana da biri kadeh içki verirler. Sen de içer, ‘ben biraz dışarı çıkam’dersin. Dışarı çıkınca, oraya düşüp kalırsın. Onlar senin bayıldığını zannederler. Sen de onların konuşmalarını dinler, altınların yerini öğrenirsin, demiş.
       Adam, kasabın dediğini yapmış. Kasabın dediklerini karısına söylemiş. Karısı da bir mektup yazmış, kocasına vermiş.
       —Bunu götür sarrafa ver, demiş.
       Meğer oynaşı sarrafmış. Adam mektubu götürüp sarrafa verince, o da açıp okumuş.
       —Tamam, akşama gelirim, demiş.
       Sarraf, akşam oynaşının yanına gelirken bir de sini donatmış. İçkisini, mezesini siniye koymuş. Akşam oynaşıynan içip keyfetmeye başlayınca, koca da bir köşede boynu bükük oturmuş.
        —Gel, demişler.
        —Sen de iç.
        Adam gelmiş, bir kadeh de o içmiş.
        —Ben bir dışarıya çıkıp da geleyim, demiş.
        Eşikten çıkarken “pat” diye oraya düşüp, öylece kalmış. Yattığı yerden de karısı ile oynaşını dinlermiş. Oynaşı:
        —Şu senin kocan değil mi? Baksana kuru yerde yatıyı. Kalk da üzerine bir şey ört, demiş.
        Karı da:
        —Elleme ki gebersin, demiş.
        Sonra da karı, sarrafa:
        —Sabahleyin kocama evi saltığa çıkarması için ben zorlarım. Evi sen satın alırsın. Ahırdaki direğin dibinden altınları çıkartırız. Ben de kocamdan ayrılır, sana varırım, demiş.
        Bunları adam, yattığı yerden hep duymuş.
        Sabah olunca, adam, doğru babasının dostu olan kasabın yanına gitmiş. Olup bitenleri bir bir anlatmış. Kasap da oğlana:
        —Sen hiç meraklanma. Git, bir tellal tut. Evi saltığa çıkardığını söyle. Ben de artırmaya son guruşuma kadar katılırım. Evi, en son sarrafa veririz. O saate kadar altınları çıkartır, anahtarı öyle verirsin, demiş.
        Adam, kasabın dediğini yapmış. Bir tellal tutmuş. Tellal, evin satlık olduğunu bağırınca, ahali toplanmış. Artırmaya kasap ile sarraf da katılmış. Kasap, son guruşuna kadar artırmaya devam eder. Sonunda evi sarrafa satarlar. Adam:
        —Anahtarı saat üçte veririm, demiş.
        Sarraf da:
        —İlle şimdi isterim, diye tutturmuş.
        Oradakiler:
        —Baba, bırak adamın üç beş parça eşyası var. Onları alsın da anahtarı öyle versin, demişler.
        Sarraf da kabul etmiş.
        Adam da yanına üç hammal almış. Altınları çıkartmış; kasabın evine taşımış. Anahtarı da sarrafa teslim etmiş. Sarraf da:
        —Cebimde son guruş param kaldı. Ona da bir hammal tutayım da şu altınları çıkarayım, diye içinden geçirmiş.
        Sarraf hamalı alır; gider bakar ki ahır delik deşik kazılmış. Altından maltından eser yok. Başına gelenleri anlayınca:
        —Beş guruş param kalmadı, daha buralarda duramam, deyip, alıp başını çekip gitmiş.
       Sonra kasap, oğlanı çağırmış:
       —Oğlum, bu karı sana yar değil. Sen bundan kurtul, gel. Benim üç kızım var. Beğendiğini al, demiş.
        Adam da:
        —Ben karımdan nasıl kurtulayım, demiş.
        Kasap da:
        —Gider karına dersin ki, ‘benim babam sağlığında kaçakçılık yaptığı için, şehir dışında mağarada gutnu kumaş saklamıştı. Gidek de onları satıp, geçinek’dersin, demiş.
        Adam da kasabın dediklerini gidip karısına anlatmış. Oynaşı kaçtığı için kadın mecbur kalmış. Bunlar sabahleyin kalkmış, mağaranın olduğu yere gitmişler. Bir dereye gelince, adam bir keskin balta çıkarmış. Demiş ki:
        —Avrat, hani hatırlıy mısın? Sen bir gün evde sarrafınan keyfederken, ben dışarıda düşüp yattım. Sarraf, ‘kalk, şunun üstüne bir şey ört’ deyince, sen, ‘elleme ki gebersin’ dedin, demiş. Vurduğu gibi alnının çatından, karısını dereye yuvarlamış.
        Gelmiş kasabın yanına. Kasap da:
        —İstediğin kızımla evlen, demiş.
        Oğlan da küçük kızı beğenmiş. Evlenmeden önce kasap demiş ki:
        —Sizi everirim. Ama bir şartım var. Şartım da, evlendikten bir hafta sonra yanıma geleceksiniz. Senin kolundan bir köftelik et alacağım. Bunu kabul edersen izin veririm, demiş.
        Oğlan da kabul etmiş. Aradan bir hafta geçmiş. Kasabın yanına gelmişler. Kasap, oğlana:
        —Verdiğin söz aklında mı? demiş. Oğlan da:
        —Ben de onun için geldim, demiş.
        Bunun üzerine kasap bir bıçak alıp bilemeye başlamış. Sonra da bıçağın tersini oğlanın koluna sürmeye başlayınca, kızı atılmış:
        —Dur baba! Ne yapıysın? Onun kolunu keseceğine benim kolumu kes. O erkek. Onun kolunu kesersen, ben onu besleyemem; ama benim kolumu kesersen, o beni besler, demiş.
        Kasap da bunun üzerine bıçağı bırakıp, gülmeye başlamış:
        —Ben senden bunu bekliydim! Ben, sizin mutlu olup olmadığınızı öğrenmek için bu hileye başvurdum. Sen, eğer gocanı sevmeseydin, onun kolunu kesmeme izin verirdin. Haydi! Varın bundan sonra da mutlu olun, demiş.
        Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine.
 
Resim 3
 
                                            
 
 
DERLEYEN: MEHMET ALİ ÖZÇAMUR
KAYNAK KİŞİ: İSMAİL ÖZÇAMUR
         (Karahüyük Köyü’nden Rahmetli Gümbül İsmail)
EĞİTİM DURUMU: Hiç okula gitmemiş.
DERLEME YERİ/YILI: Malatya ili Arguvan İlçesi Karahüyük Köyü
                                           1985
 
      
 
 
 
 
                                KELOĞLAN MASALI(1)
 
 
        Evvel zaman içinde bir fakir keloğlan yaşarmış. Bu Keloğlan’ın babası, bir gün hastalanmış; oğlunu yanına çağırmış: “Oğlum sana nasihatim olsun. Adı Musa, boyu kısa, sakalı köse alan adamla aksata etme. Hatta değirmenin de bile buğday öğütme.” demiş. Gel zaman, git zaman bu adam ölmüş. Bir gün Keloğlan’ın anası: “Oğlum, unumuz kalmadı. Değirmende bir yük buğday öğüt de gel.” demiş. Keloğlan, değirmenin yolunu tutmuş. Bir değirmene varmış ki, kısa boylu bir adam orada oturmakta. Bu adam üstelik köseymiş. Keloğlan’ın aklına hemen babasının öğütleri gelmiş. “Amca senin adın ne?” diye sormuş. Adam,”Benim adım Musa.” deyince, bu değirmende buğday öğütmekten vazgeçmiş. Başka bir değirmene gitmiş. Meğer Musa Dayı, işin farkına vardığından, kestirme yoldan değirmene gitmiş. Keloğlan gelmiş, bunu orada görünce geri dönüp gitmek istemiş ama Musa Dayı seslenmiş:
-         Oğlum beyhude yorulma. Buralarda üç değirmen var, üçü de benim, demiş.
 
Resim 4
              
 
Demiş ama Keloğlan’ın inadı inat. “Mademki değirmenler senin; ben de un öğüt-
mekten vazgeçtim.” demiş. Musa Dayı bakmış ki ne yapsa çare yok, Keloğlan buğdayı öğütmeyecek. “Gel, sen gene öğütme. Gel seninle birer okkalı yalan söyleyelim. Ben kazanırsam hayvanı üzerindeki yüküyle beraber alırım. Sen kazanırsan değirmenlerimden birini sana veririm.” demiş. Bu fikre Keloğlan sevinmiş. Önce Musa Dayı bir yalan söylemiş.
        — Keloğlan, benim babam çiftçi idi. bizim harman yerinde kendi kendine bir karpuz göğerdi. Biz buna güzelce baktık. Bu da büyüdükçe büyüdü, dağ gibi bir karpuz oldu. Olduğu zaman babam bir baltacı tuttu. Bunlar kesmeye başladılar. Bunlardan birisinin elinden baltası karpuzun içine düştü. Adam baltasını alması için karpuzun içine girdi. Baltayı ararken içerde bir adamla karşılaştı. Baltacı sordu ki “hemşerim sen bu karpuzun içerisinde balta gördün mü?”dedi. Adam da “ Yavu sen ne söylersin? Ben bir bezirgânım. Develerimi ve adamlarımı yütürdüm.Bir hafta oldu arıyım,bulamadım.Sen baltanı mı bulacaksın?”dedi.İşte,bizim bu karpuzun suyundan Van Gölü meydana geldi,demiş.
        Adam sözünü burada kesmiş. Sonra da Keloğlan’a dönüp “ haydi, bir yalan da sen söyle bakalım.”demiş. Keloğlan da başlamış:
        — Musa Dayı, benim babam arıcı idi. Petekten sabah kaç arı gitti, akşam kaç arı döndü hepsini sayardı. Günlerden bir gün bizim bir topal arı vardı, bu peteğe dönmedi.
 
Resim 5
                       
 
Babam da “bu arı ne oldu “ diye sabaha kadar uyumadı. Sabahleyin bizden bir çuvaldız istedi.
                                               
 
Çuvaldızı yere dikip, yalın ayak üzerine çıktı. Dört tarafa bakarken, çift süren bir öküzün üzerine konmuş olan arıyı gördü. Hemen bana selendi, “horozu eğerle getir” diye. Ben de hemen horozu eğerledim.
 
Resim 6
 
                                        
 
 Babam da üzerine binerek gidip bizim topal arıyı kurtardı. Ama bizim horozun sırtını eğer vurduğu için yara olmuştu. İşte o yaraya ceviz yağı çaldık. Derken oradan bir ceviz çıktı. Bu büyüdü de büyüdü, kocaman bir ceviz oldu. Yapraklarını döktüğü zaman, kocaman bir tarla oldu. Biz bu tarlayı ekip biçmeye başladık. Ekinler olduğu zaman ele tırpanları aldık. Tam biçmeye başladık ki bir tilki çıktı.
 
Resim 7
 
                                     
                      
Babam tırpanı fırlattı. Tırpanın ipi, tilkinin kuyruğuna geçti. Tilki de tarlada bir o tarafa bir bu tarafa gittikçe bizim ekinler biçildi. Toplayıp harman ettik. Harmanı savurduk. Buğdayları ölçmeye başladık. Ölçerken gıratın içinden bir kâğıt çıktı. Alıp okuduk ki “yalanı Keloğlan kazandı, Musa Dayı hapı yuttu” yazıyı.
        Böyle diyerek sözlerini tamamladı.
        Bunun üzerine Musa Dayı “Keloğlan, baban daha çuvaldızın üzerine çıktığı zaman ben hapı yutmuştum. Ondan sonra nefesini boşa harcadın. Ben de tam senin gibi bir adam arıyıdım. Bir değil üç değirmenimi de sana bırakıyım, sen çekip çevir gayri.”demiş.
        Keloğlan da böylece muradına ermiş. Allah hepimizi murada erdire.
 
 
DERLEME YILI: 1983 Temmuz.
DERLEME YERİ: Karahüyük Köyü
KAYNAK KİŞİ: İsmail ÖZÇAMUR
 
 
 
 
 
                                   UZAĞI GÖREN ADAM
 
 
        Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde bir memleketin, bir padişahı varmış. Bu padişahın da dillere destan çok güzel bir kızı varmış. Bu kızı isteyenler çokmuş. Çokmuş ama padişah bunları öyle bir imtihanlara sokarmış ki kimse imtihanları becerip de kızı alamazmış.
        Bir gün, memlekete çok yoksul bir adam gelmiş. Bu adam gezerken gezerken, bu kızı pencerede görmüş ve aşık olmuş. Bu da kızı istemeye talip olmuş. Bunu da padişahın huzuruna çıkarmışlar. Padişah buna, kızının denizde yitirdiği altın yüzüğü bulup getirmesini emretmiş. Adamı bir düşünce almış. Koskoca denizin içinde, altın yüzüğü nasıl bulacak? Dönmüş eve. Eve gelirken, elini alnına koyup da uzaklara bakan bir adam görmüş. Buna, nereye baktığını sormuş. O da “ Ben bulutlara bakıyorum. Acaba içerisinde bir şey var mı?” demiş. Yine bakmış, bu defa “ Çin padişahının kızı evleniyi, şimdi onun düğünü var.”demiş. Bizim adam buna çok hayret etmiş. “Benimle arkadaş olur musun?”demiş. O da kabul etmiş ve arkadaş olmuşlar.
        Bu ikisi yola devam ederler. Epey gittikten sonra, karşılarına bir adam çıkmış. Bu adamın kolu ta bulutlara uzanmaktaymış. Adama “ Yahu bu ne iştir, sen nasıl bir şeysin?”diye sormuşlar. Adam da “ Benim kolum böyle. İstesem denizin en derin yerine elimi sokarım.”demiş. Bizim yoksul adam buna da arkadaşlık teklif etmiş. O da kabul etmiş. Bunlar olmuşlar üç arkadaş. Bu üçü yola revan olmuşlar. Bunlar giderlerken, bir yerde önlerine kızarmış üç tane öküz, iki tane inek, beş tane koyun, bir iki tane tavuk, kırk kazan hoşaf, kırk kazan ayran yeyip içen bir adam çıkmış. Çok şaşırmışlar. Adam da “Benim en hafif yemeğim budur.”demiş. Adam yemeğini yedikten sonra, bunlarla arkadaş olmuş.
 
Resim 8
 
                                                     
 
 Üç kişi bunu da yanlarına alıp giderken giderken yolda bir adamla gine karşılaşmışlar. Bu adam da koca koca kütükleri yakmış, karşısında dururmuş, ama bir taraftan da zangır zangır titrermiş. “Ne oluyor?”diye sormuşlar. Adam da “Benim huyum böyle işte. Soğukta terler, sıcakta böyle titrerim.”demiş. Bunu da yanlarına almışlar. Bunlar hep beraber yollarına devam ederken, karşılarına bir adam daha çıkmış. Bu da kulağını yere dayamış, öyle dururmuş. Ne yaptığını sormuşlar. “Ben yeri dinlerim. Buradan bir dinledim mi Konya’da ne oluyor, hemen anlarım.”demiş. Buna da “Bizimle gelir misin?”diye sormuşlar. Bu da kabul etmiş.
        Bunlar bir yerde oturmuşlar. Padişahın kızını isteyen adam çok üzüntülüymüş. Sebebini sormuşlar. O da “böyle böyle” diye meseleyi anlatmış. Bunlar da “yahu ondan kolay ne var? Şimdi biz o yüzüğü buluruz.”demişler. Uzağı gören adam, elini annına koyup, şöyle bir bakmış. “Tamam. Yüzük şurda.”demiş. Kolu uzun adam tarif edilen yere kolunu uzatıp yüzüğü almış. Yüzüğü padişaha vermişler. Padişah hayretten dona kalmış. “Tamam. Birinci imtihanı geçtin. Şimdi sıra ikinci de.”demiş ve şartını söylemiş. Bu şart da tam beş inek, beş kızarmış koyun, kırk kazan da kahve içmekmiş. Bizimki de padişaha bunun için “yanıma arkadaş alabilir miyim?” diye sormuş. Padişah da kendinden emin “tabii”demiş. Bu adam da hemen yolda karşılaştığı şişman adamı almış. Bunlar bir oturuşta ne var ne yoksa yiyip kalkmışlar. Padişah hayretten gözlerini dört açarak donakalmış. “Tamam” demiş, “sıra üçüncü şartımda. Bunu da bilirsen kızım senin.”demiş. Şartı da şuymuş: Padişah beş araba odun çektirecekmiş. Bunları yakıp, adamı üstüne oturtacakmış. Adam odunlar kül olana kadar öyle bekleyecekmiş. Bizim adam bunu hemen kabul etmiş. Geceleyin, ateşin karşısında titreyen adamı giydirmişler, öbürüne benzetmişler. Sabahleyin odunlar çekilmiş, ateş yakılmış. Titreyen adamı da en üste oturtmuşlar. Odunlar yanmış, kül olmuş, bu hala titremekteymiş. Padişah bakmış ki bununla başa çıkamayacak, çaresiz kızını vermiş. Bunlar birbirlerini sevmişler. Oğlanın memleketine dönmeye karar vermişler. Geceyi bir handa geçirirken, padişah buna çok hiddetlenmiş ve kızını tekrar geri kaçırmış.
        Adam da hemen arkadaşlarına haber salmış. Bunlar gelmişler. Uzağı gören adam, kızın kaçırıldığı yeri tespit etmiş. Bunlar hemen oraya gitmişler. Uzağı gören adam, dama çıkmış, titreyen adam kapıda beklemiş, yeri dinleyen adam herhangi bir tehlikeye karşı, yeri dinlemeye başlamış, kolu uzun olan adam kolları ile evi sarmış. Şişman adamla, kızın kocası da konağa girip kızı kurtarmışlar. Oradakiler ile bunlar savaşa tutuşmuşlar. Savaşta padişahın ordusunu yenmişler. Oğlanı o ülkeye padişah yapmışlar. Kız da sevdiğine tekrar kavuştuğu için çok mutlu olmuş.
         Bunlar kırk gün, kırk gece düğün yapmışlar. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine.
 
Resim.9
                                                 
 
 
DERLEME YILI: 1983 Temmuz.
DERLEME YERİ: Karahüyük Köyü
KAYNAK KİŞİ: Hatice ÖZÇAMUR.
 
 
 
 
 
 
                             KELOĞLAN MASALI(2)
 
 
        Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde bir ağa varmış. Bu ağanın da işi gücü çok olduğu için kendisine bir yardımcı tutmuş. Bu da Keloğlan’mış.
 
Resim 10
                                             
 
 Keloğlan, ağanın her işini yaparmış. Çifte çubuğa gider, su taşır, odun kırarmış. Bir de açıkgözmüş ki ağasının sezmediği tehlikeleri sezer, ağasının görmediğini görür, işitmediğini işitirmiş.
        Bu ağanın karısı da başka bir oynaş severmiş. Bunu ağa bilmez ama Keloğlan bilirmiş. Bilirmiş bilmesine de bir türlü ağasına söylemeye dili varmazmış. Ağasının celallenip hem kendisine, hem de karısına bir şey yapmasından korkarmış. “Karısına ne yaparsa yapsın ama bana daha önce neden haber vermedin?”diye ağanın kendisini tepeleyeceğinden korkarmış.
        Bir gün bu kadının oynaşı haber salmış. “Ben falan tarlada çüt süreceğim. Öküzümün teki alacalı, sen de gel.”demiş. Keloğlan bunu işitmiş. O gün de ağası başka bir yerde çüt sürmeye gidecekmiş. Keloğlan varmış ağanın yanına:
 
Resim 11
                                    
 
        — Ağam, o tarlanın kehanı ayıklanmadı, biz gidek de felan yerdeki tarlayı sürek, demiş.
        Bu fikir ağanın hoşuna gitmiş. Meğer Keloğlan, hanımının oynaşı ile buluşacağı yerdeki tarlayı tarif etmiş. Bunun üzerine ağa Keloğlan’ı yanına çağırmış. “Aferin Keloğlan, mademki öyle, git öküzleri, koşumları hazırla. Gidek o tarlayı sürek.”demiş.
        Keloğlan koşumları hazırlamış. Evden getirdiği bir kap yoğurdu da öküzlerden birinin sırtına ve karnının altına çalmış. Ağa bakmış ki Keloğlan, öküzlerden birini yoğurt ile boyuyor.
        —Bre Keloğlan, ne diye öküze yoğurt çalarsın, demiş.
        Keloğlan da:
-         Sen karışma ağa, demiş.
Ağa da Keloğlan’ı çok sevdiği için, “yine bizim deli oğlanın bir bildiği vardır, karışmayam, demiş.
        Keloğlan’la ağa varmışlar tarlaya, başlamışlar çüt sürmeye. Öyle zamanı olmuş. Hanım evden bir kaz kesip kızartmış, ekmek de almış, oynaşının tarif ettiği yere gitmeye başlamış. Uzaktan bakmış ki tarif edilen yerde iki adam çüt sürer. O da meğer “ o değilse, öbürüne giderim”demiş. Kendi kocasının bulunduğu yere doğru yönelmiş. Gedip de bakmış ki bunlar kocası ile Keloğlan değil mi? Kocası:
        — Avrat, hayır ola? Biz senin aklına nerden geldik ki bizim yanımıza geldin? Hem sen bizim bu tarlaya geleceğimizi nereden biliyidin? Çünküm buraya gelmeye Keloğlan son anda karar verdi, demiş.
        Hanımı da:
        — Siz konuşurken duydum, evde de bu kaz ölüyüdü, kesip kızarttım ki siz yiyesiniz, demiş.
        Kocası da:
        — Akşama eve gelmeye sabredemedin mi? demiş.
        Böyle demiş ama aklına da bir kötülük gelmediği için oturup kazı yemişler. Hanımı da kazı oynaşına yediremediği için, üzüntüsünden yememiş. Ertesi gün kadının oynaşı:
        —Sen ne yaptın? Kocangı benim olduğum yere gönderdin, demiş. Hanım da:
        — Sus baba sus. Bu işler hep Keloğlan’ın başının altından çıkıyı. Seni sevdiğimi bu Keloğlan öğrendi herhalde, demiş. Oynaşı da:
        — Ey eyliysem ne yapak şimdi? demiş. Hanım da:
        —Sen o işi bana bırak, demiş.
        Hemen o akşam bir küllük pişirmiş. Köyün yanındaki Ardıç Baba Tekkesi’ne gitmiş. Keloğlan’ın gözlerinin kör olmasını istemiş. Böylece Keloğlan’ın ağanın yanındaki itibarını azaltıp, onu kovduracakmış. Böyle de yapmış. Ardıç Baba Tekkesi’ne varmış, duaya başlamış. Meğer bu konuşmaları Keloğlan daha önce duymuş. Hanımından önce gitmiş tekkenin ardına saklanmış. Hanımı gelmiş:
        — Ardıç Baba, Ardıç Baba bizim şu Keloğlan’ın iki gözünü kör et ki ben de rahat bir nefes alam, demiş. “Eğer dediğimi yaparsan, ben de sana bir koç kurban edecem”demiş.
        Ardıç’ın ardına saklanan Keloğlan seslenmiş:
        — Ondan kolay ne var, sen hiç merak etme. O küllüğü oraya bırak da sen eve git, demiş. Hanım da:
        — Aman Ardıç Baba, amanı bilir misin? Tez günde kör edesin şunu, demiş. Gizlenen Keloğlan da:
        — Ey dedik ya, sen fazla eğlenme; bırak küllüğü de git, demiş. Gizlenen Keloğlan da, yerinden çıkmış küllüğü yemiş. Akşam olmuş eve gelmiş. Merdivenleri çıkarken bir sağa, bir sola gitmiş. Hanımı sormuş:
       —O ne, ne oldu Keloğlan, demiş. Keloğlan da:
       — Sorma hanım sorma. Birden gözlerim kör olmaya başladı, demiş.
        Hanımı da içinden “oy Ardıç Baba, tez günde bir koç ile üzerine gelecem”demiş.
        Meğer Keloğlan numaradan kör olmuş. Ama bunu ağası inandığı için işe güce gitmez, evde otururmuş. Ağası bir gür evde yokken, hanımı bir kuzu kesmiş. Eti ocağa koymuş. Keloğlan’a da “ben gelenece, sen bu eti bekle”demiş. Gitmiş ki oynaşını çağıra. Meğerse bu sırada oynaşı da ondan habersiz eve gelmesin mi? Hanımın oynaşı,”nasıl olsa bu kör, şurdan bir parça et alayım” demiş içinden. Tam ete uzandığı sırada Keloğlan “ete kedi geldi” diye bağırmış; vura vura sopaylan adamı öldürmüş. Bıyıklarını da kökünden kesip, kendisini de suya atmış.
        Oynaşını bulamayan hanımın tesellisi düşmüş. Eve gelmiş, bir iki gün üzüntülü durmuş, sonra gene eski hayatına başlamış. Ağası ile hanımı bir gün yemek yerken Keloğlan “gözlerim iyi oldu” diye bağırmış. Hanımı da içinden “ demek ki Ardıç Baba bu işte beni haksız buldu” demiş. “Keloğlan’ın gözleri iyi olduğu gibi oynaşım da kayboldu” demiş.
        Bir gün köyde bir adam ölmüş. Herkes yasa gitmiş. Ağanın hanımı da ister düğün olsun, ister yas olsun mutlaka cilalanır öyle gidermiş. Ölü evine gitmeden önce giyinmiş, fesini başına vururken Keloğlan’ı çağırmış: “ Gel de şunu giyinmeme yardım et” demiş.
        Keloğlan hanımının fesi giymesine yardım ederken, bir taraftan da oynaşının kestiği bıyığını, gizlice fesin başına takmış. Hanımı da böylece ölü evine varmış. Keloğlan da arkasından gitmiş. Ölü evinde herkes “ah, vah” edip ağlarken, hanımı içeri girince Keloğlan bağırmış:
        — AH EDİP AĞLAN VAH EDİP AĞLAN
          HANIMIMA BAKIP DA AĞLAN.
        Herkes o tarafa bakınca başlamışlar gülmeye. Hanımı da “ne oluyu?” diye elini başına atınca, oynaşının bıyığı elinde kalmış. Keloğlan’ın kendisine oynadığı oyunu anlamış, utancından yerin dibine girmiş.
         Ağa da hanımını evden kovmamış, ama evden dışarı çıkmasına da izin vermemiş. Bütün işlerin çekip çevrilmesi işini Keloğlan’a devretmiş. Kendisi yeniden evlenmiş. Keloğlan’ı da evlendirmiş.
          Onlar ermişler muradına, Allah hepimizi murada erdire.
 
DERLEME YILI: 1983 Temmuz.
DERLEYEN        : MEHMET ALİ ÖZÇAMUR
KAYNAK             : Sultan ALİBEYOĞLU (ÖZÇAMUR)
 
 
 
 
 
 
                      PADİŞAHIN OĞLUYLA EVLENEN KIZ
 
Resim 12
                                                     
 
        Bir varmış, bir yokmuş. Vakti zamanında bir baba ile üç kızı varmış. Günlerden bir gün, bu adam şehre gidecekmiş. Tam gideceği sırada büyük kızına demiş ki:
        — Kızım sana ne alayım?
        Büyük kızı da:
        — Bana bir dolak al, demiş.
       Baba ortanca kızına sormuş:
       — Kızım sana ne alayım?
       O da:
       — Baba, bana bir mendil al, demiş.
       Herif en son küçük kızına sormuş:
       — Peki, kızım sana ne alayım?
        Küçük kız da:
        —Kolları şaplik çalan, etekleri gelgidek olan fistan al. Bu fistan da dev de bulunur. Eğer bana bu fistanı almazsan uğruna boz duman çöke, dev gibi kasırga çıka, seni yiye, demiş.
        Baba şehre gitmiş. Büyük kızı ile ortanca kızının dediğini bulmuş. Küçük kızının dediğini bulamamış. Umudunu kesmiş, eve dönerken önüne bir boz duman çökmüş. Karşısına bir dev çıkmış, bir dudağı yerde, bir dudağı gökte. Dev etrafını koklayarak:
 
Resim 13
 
                              
 
 
        — Hiii, buralardan insan kokusu geliyi. Buralara kuşun kanadıynan, yılanın sırtıynan insan gelemedi. Acaba bu insan kokusu nerden geliyi? demiş.
        Ondan sonra dev adamı görmüş. Adamı yakalayıp, kesip yiyeceği zaman, herif başından geçenleri anlatmış. Adamı dinleyen dev de demiş ki:
       — O senin dediğin fistandan bende bulunur. Sen eğer bana büyük kızını verirsen, ben de sana o fistanı veririm.
        Herif de demiş ki:
        — Aman dev, zaman dev. Ben nasıl edeyim de büyük kızımı sana vereyim?
        Dev de adama demiş ki:
        — Sen büyük kızını dama çıkar, ben ordan alır kaçarım.
        Herif gelgidek fistanını devden aldıktan sonra, eve gelmiş. Büyük kızına dolağı vermiş. Ortanca kızına mendili vermiş. Küçük kızına da gelgidek fistanını verdikten sonra, büyük kızına demiş ki:
       — Kızım sen dama çık hele, ben bu iki bacına bir şey diyeceğim.
       Büyük kız da dama çıkar çıkmaz, dev onu alıp kaçırmış. Kızı oturduğu eve götürmüş. Kızı odaya kapattıktan sonra “ben gidip geleyim” demiş. Dev gidip mezerden bir ölünün memesini kesip, bir de ekmek alıp kızın yanına gelmiş. Kıza:
       — Bunları yemezsen seni öldürürüm, demiş.
       Kendisi de dışarıya çıkmış. O gittikten sonra kız ekmeyi yemiş, ama ölü memesini yiyememiş. Onu selenin altına saklamış. Sonra dev çıkıp gelmiş.
       — Can can nerdesin? demiş.
       — Selenin altındayım, diye memeden bir ses gelmiş.
       Dev de bunun üzerine kızı kesmiş. Ondan sonra da gitmiş kızın ortanca bacısının yanına.
       — Bacın seni çağırıyı, demiş.
       Ortanca kız da dışarıya çıkmış. Dev onu da alıp kaçırmış. Sonra gitmiş ona da ölülerden bir meme kesip alıp gelmiş. Kıza:
      — Ben gelinceye kadar bu memeyi ve ekmeği yiyeceksin, demiş.
      Sonra dev de dışarıya çıkmış. Dev çıkınca kız ekmeği yemiş, ama memeyi ocaktaki külün içine saklamış. Sonra dev çıkıp gelmiş.
       —Can can nerdesin? Demiş.
       —Sıcak sıcak küllerin içindeyim, demiş ölü memesi.
       Bunun üzerine dev kızı da kesip yemiş. Daha sonra eve giderek küçük kıza:
       —Bacıların seni çağırıyı, demiş.
       Kız da deve, gelmeden önce evde bir manığı varmış, onu da yanına almış, öyle devin evine gelmiş. Devin bu manıktan haberi yokmuş. Dev küçük kızı da eve getirince gitmiş, ölülerden bir meme kesmiş, ekmekle beraber kıza getirmiş.
       — Bunları yiyeceksin, yoksa seni keserim, demiş.
       Bunları deyip, dev dışarı çıkmış. Kız da ekmeği yemiş. Ölü memesini de doğrayıp manığa yedirmiş. Sonra dev çıkıp gelmiş.
       —Can can neredesin? demiş.
       —Sıcak sıcak karınların içindeyim, demiş ölü memesi.
       Dev buna çok sevinmiş. Küçük kızı da çok sevmiş. Sonra kızı alıp odaları gezdirmeye başlamış. Odaları gezerken kız ablalarının ölü cesetlerinden artanları görmüş. Ağlamış, ağlamış, ama bir şey yapamamış.
       Öğle olunca da dev uykuya yatmış. Evin anahtarlarını da cebine koymuş. Devin öğle uykusu öyle ağır öyle ağırmış ki, yanında top atsan duymazmış. O uyuyunca hemen kapının kilidini almış. Odasına gitmiş gelgidek fistanını giymiş. Ceplerini de devin hazinelerinden aldığı altınlarla doldurup yola çıkmış. Kız gitmiş, gitmiş… Bir bakmış ki ileride bir ev yapılıyı. Hemen gidip evi yapana:
       — Sana bir avuç altın vereyim de sen beni sakla, demiş.
       Evi yapan herif de ona:
       - Ben seni nasıl saklayayım? demiş.
       Kız da demiş ki:
       — Bana bir direk oy. Ben içine gireyim. Sonra da o direği en alta koy.
       Herif direği oymuş, kız içine girmiş, manığıynan beraber. Sonra da dev uyanmış. Bakmış ki anahtar yok. Sonra bakmış ki kapı da açık. Kızın kaçtığını anlamış. Kızın izini süre süre, o ev yapan adamın yanına gelmiş. Adama:
       — Buralarda senden başka insan kokusu geliyi, demiş.
       Sonra etrafı koklaya koklaya en alta konmuş direği adama göstermiş.
       — Bunu bana ver, yoksa seni yerim, demiş.
       Herif de korkusundan direği deve vermiş. Dev yola çıkmış, bağırmaya başlamış:
       —Bir gırat küle bir direk, bir gırat küle bir direk!
       Oradan geçen padişahın oğlu, deve:
       —Külü neydecen? Al sana bir avuç altın. O direği bana ver, demiş.
       Dev de direği ona vermiş. Padişahın oğlu direği alıp kendi odasına asmış. O günden sonra kız her gün direğin içinden çıkar, oğlanla görüşür, sonra tekrar direğin içine girermiş. Kıza da her gün yemek gidermiş. Direğin içindeki kız bir gün, kuş olup kalmış. Sarayın kapısının önündeki dut ağacına konmuş. Orada yemek yapan aşçıya:
       — Aşçı, padişahın oğlu evli mi, bekar mı? demiş.
       O da demiş ki:
       —Evli değil, ama emmisinin kızıyla nişannılı.
       Bir gün bu oğlanın yanına emmisinin kızı gelmiş.
 
 
 Akşamdan oğlanla bu kız yatmışlar. Oğlan kıza hiçbir şey söylememiş. Sabah olmadan oğlan gitmiş, aşçıdan bir bıçak almış, sabah olunca nişannısını kesmiş. Nişannısı da çok güzelmiş. Gözleri hele daha güzelmiş. Kimse görmesin diye oğlan bunun yüzünü, dilim dilim pahlava gibi kesmiş. Götürmüş, saklaması için aşçıya vermiş. Kesilen kızın küçük bacısı da sabah olunca, anasına “ benim canım pahlava çekiyi” demiş. Kızın anası da “git, aşçıdan al. Her gün pahlava mı yenir?”demiş. Kız gitmiş, pahlava sinisine bakmış ki, bacısı kesilmiş. Bir ağlama koparmış. Anası da gelmiş. Çok ağlamışlar, ama bir şey yapamamışlar. Ne yapsınlar ki, kızlarını kesen kişi, padişahın oğlu.
 
Resim 14-
 
 
                                                            
 
       Oğlan da odasına çıkmış. Direğin içinden kızı çıkarmış, onunla evlenmiş. Kırk gün, kırk gece düğün yapmışlar. Onlar ermiş muradına.
 
DERLEME YILI :1983 Temmuz.
DERLEYEN         : Mehmet Ali ÖZÇAMUR
KAYNAK              : Gülsüm ÖZÇAMUR
 
 
 
 
 
                              AYŞE FATMA KUZULAR
 
 
 
       Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde bir koyun varmış. Bu koyunun da iki güzel kuzusu varmış. Bu kuzulardan birinin adı Fatma, diğerinin adı da Ayşe’ymiş. Bu koyun her gün otlamaya çıkarmış. Giderken de kuzularına sıkı sıkı tembih edermiş ki “ sakın benden başkasına kapıyı açman. Ben gelince Ayşe Fatma kuzular, açın yavrum ben geldim, memelerim sütle dolu derim”demiş. “Böylece siz de kapıyı açarsınız”diye eklemiş.
       Böylece bu koyun her sabah otlamaya çıkar, akşam olunca da eve gelirmiş. Eve geldiği zaman da “ Ayşe Fatma kuzular, kapıyı açın yavrularım, memem sütle dolu”dermiş. Durumun bu şekilde olduğunu onu takip eden bir kurt öğrenmiş. Kuzuların anaları sabah olunca yine otlamaya çıkmış. Bu kurt eve gelmiş. Kapıdan seslenmiş.”Ayşe Fatma kuzular, kapıyı açın yavrularım, meme sütle dolu”demiş. Ama kuzular “sen bizim anamız değilsin. Bizim anamızın sesi daha ince”demişler. Böylece kapıyı kurda açmamışlar.
 
Resim 15
                                   
 
Kurt da kapıyı bu şekilde açtıramayacağını anlamış. Gitmiş kireç tozu yutmuş. Böylece sesi incelecekmiş ki, kuzular inansın da kendisine kapıyı açsınlar. Kireç tozunu yuttuktan sonra yine kuzuların bulunduğu yerdeki eve gelmiş. Kapıyı çalmış “Ayşe Fatma kuzular, kapıyı açın yavrularım, memem sütle dolu”demiş. Kuzular da içeriden “senin sesin anamızın sesine benziyi, ama bir de kapının altındaki boşluktan bize ayağını göster”demişler. Kurt da bunun üzerine kapının altındaki boşluktan ayağını bu kuzulara göstermiş. Bu defa kuzular “ sen bizim anamız değilsin, anamızın ayağı daha beyaz”demişler.
         Kurt da bunun üzerine gitmiş ayaklarını unun içerisine sokmuş. Ertesi gün yine bu evin önüne gelmiş, kapıyı çalmış: “Ayşe Fatma kuzular, açın yavrularım kapıyı ben geldim, memelerim sütle dolu” demiş. Kuzular da “sesin anamızın sesine benziyi. Kapının altından bize ayağını da göster “demişler. Kurt kapının altından ayağını bu kuzulara göstermiş. Kuzular, kapının altından uzatılan kurdun ayağına bakmışlar; analarının ayağı gibi bembeyaz olduğunu görünce kapıyı açmışlar. Kapı açılır açılmaz, kurt içeri girmiş ve iki kuzuyu da hemen orada yemiş. Kapıyı da kapatıp gitmiş.
        Biz gelelim kuzuların anasına, ondan haber verelim.
        Akşam olmuş, kuzuların anası eve gelmiş. “Ayşe Fatma kuzular, kapıyı açın yavrularım, memem sütle dolu, ben geldim” demiş. Demiş, ama kapı açılmamış. Zorla kapıyı açıp içeri girmiş ki ne göre? Kurt iki yavrusunu da yemiş. Ana koyun ağlamış, ağlamış, ama elinden bir şey gelmemiş. Artık ne yapıp edip, bu kurttan intikamını almaya karar vermiş. Aramış taramış bu kurdun izini bulmuş.
       Bir gün kuzuların anası kurda haber göndermiş: “Ana koyun seni evde yemeğe davet ediyi”diye. Kurt bu işe çok sevinmiş. Kendi kendisine “şunun hem kuzularını yedim, hem de beni eve davet edeyi. Madem öyle ben de giderim, onu da yerim”demiş. Daveti kabul ettiğine dair haberi ana koyuna haber salmış.
        Ana koyun da kurt gelmeden hazırlıklarını yapmış. Yemekleri pişirmiş, hazır etmiş. Bir de derince bir kuyu kazmış. İçini de ateşle doldurmuş. Üzerine de bir tahta koymuş. En üste de bir çul örtmüş.
       Kurt gelmiş. Koyun teker teker yemekleri onun önüne çıkarmış. Kurt da içinden “ önce şunları yiyem. Sonra koyunu yerim”demiş. Böylece önüne gelen her yemeği yemeye başlamış. Tam bu sırada koyun, kurdun altındaki çulu çekmiş. Kurt da doğru içi ateşle dolu kuyunun içine düşmüş. Düşer düşmez de “yandım Allah”diye bağırmaya başlamış. Bunu duyan ana koyun da “ yandım Allah der misin, Ayşe’mi Fatma’mı yer misin?”demiş.
        Böylece ana koyun iki kuzusunun intikamını almış. Zalım kurt da hak ettiği cezayı bulmuş. Allah her zalımı cezalandıra; yavrularımızı da kötülüklerden esirgeye.
 
DERLEME YILI :1983 Temmuz.
DERLEYEN         : Mehmet Ali ÖZÇAMUR
KAYNAK              : Gülsüm ÖZÇAMUR
 
 
 
 
 
 
                                TOKMAK
 
 
       Bir varmış, bir yokmuş. Yok demesi çok günahmış. Evvel zaman içinde bir baba varmış. Bu babanın da üç oğlu varmış. Bir gün baba oğullarını yanına çağırmış. Onların gurbete gitmelerini, para kazanmalarını istemiş. Üçkardeş sabahleyin yola çıkmışlar. Giderler, giderler… Nihayet devin yaşadığı bir memlekete varırlar. Bu dev de tarlasında, üç kızıynan fiğ yoluymuş. Dev bu üç kardeşi görünce:
        —Gelin hele, gelin hele. Ben de paraysan ırgat arıydım, demiş.
 
Resim 16-
             
 
        Üçkardeş de o gün devin tarlasında çalışmaya başlamışlar. Öğle vakti olunca dev, en küçük kardeşin eline bir mektup tutuşturmuş:
        —Bunu bizim hanıma ver ki yazılanlara göre yemek hazırlaya. Seninle göndere ki öğlenliğimizi yiyelim, demiş.
        Küçük kardeşin adı da tokmak’mış. Tokmak, mektubu alıp türkü söyleyerek devin evine doğru yola çıkmış. Oradan geçen birisi:
        —Heyy! Neşeli neşeli nereye gediyin? demiş.
        Tokmak da:
        —Dev bana mektup verdi ki hanımına vereyim. O da bize yemek hazırlaya. Devin evine gediyim, demiş.
        Adam da:
        —Hele baba, şu mektubu ver de, bir de ben bakayım, demiş.
        Adam mektubu açmış, okumuş ki dev şunları yazmış: “Hanım, Tokmak’ı eve gönderiyorum. Fırında kızartasın, bir çarpım da yufka yapasın. Büyük kızın sırtına sarıp gönderisin.”
       Adam mektubu okuyunca, tokmak titremeye başlamış. Adam:
       —Sen korkma. Şimdi ben mektubu değiştiririm, demiş.
       Devin yazdığı mektubu yıtmış, yeniden mektup yazmış. Mektuba da şunları yazmış:
“Hanım, Tokmak’ı gönderiyorum. Kara kuzuyu kesesin, kızartasın; bir çırpı da yufka edesin; Tokmak ile geri gönderesin.”Bu mektubu Tokmak’a vermiş.
        Tokmak mektubu devin karısına vermiş. O da mektuba göre kara kuzuyu kesmiş, fırında kızartmış. Bir çırpımda yufka yapmış. Tokmak’ın sırtına sarmış, göndermiş.
        Dev bakmış ki Tokmak geri geliyi. Tokmak gelmiş, kızartılmış kara kuzuyu yere indirmiş. Hiç bir şey olmamış gibi devinen kardeşlerini yemeğe çağırmış. Dev de karısının yaptığı işe çok kızmış, küsmüş yemeğe gelmemiş. Kara kuzuyu da üç kardeş yemişler. Akşam olmuş, dev karısına demiş ki:
       —Avrat, ben sana ne yazdım, sen bana ne gönderdin?
       Karısı da:
       —Ya ben ne yaptım ki?
       Dev de:
       —Daha ne yapacaktın. Ben sana mektupta Tokmak’ı kızartıp da gönder diye yazdım. Sen de bana kuzuyu kızartıp gönderdin, demiş.
       Karısı da:
       —Yahu herif, sen ne söylediğini işitiy misin? Aha senin gönderdiğin mektup burada. Sen kendin oku, demiş. 
        Dev mektubu alıp okumuş ki kendi yazdığı gibi değil. O zaman bunun Tokmak’ın işi olduğunu anlamış. Karısına da:
        —Avrat, bu Tokmak çok akıllı. Yatma zamanı sen bu üç kardeşin yatağını yan yana ser ki, ben bu gece üçünü de keseyim, demiş.
        Tokmak da “acaba akşam ne olacak”diye bunları dinlermiş. Devin söylediklerini de duymuş. Yatmadan önce kendi yatakları ile devin üç kızının yataklarının yerlerini değiştirmiş. Kardeşlerine de haber verip, oradan kaçmışlar. Dev gece gelmiş. Üçkardeş diye, üç kızını da kesmiş. Sabah olunca bakmışlar ki bunlar kendi kızları.
       Tokmak ile kardeşleri kaçıp bir ağanın yanına hizmetkâr olmuşlar. İçlerinde de en çok Tokmak çalışmaktaymış. Hepsinden çok para kazanıp, babalarına o para yolluyumuş. Hemi de çok açıkgözmüş. Bu yüzden ağanın gözde adamıymış. İki kardeş, Tokmak’ı kıskanmaya başlamışlar.
        Günlerden bir gün ağanın atı hasta olmuş. Derdine deva bulamamışlar. İki kardeşin aklına bir kurnazlık gelmiş. Ağalarının yanına varmışlar:
        —Ağam, senin bu atıngın derdinin çaresini Tokmak biliyor. Tokmak eğer devin altın şamdanını getirirse, senin atın iyi olur, demişler.
        Ağa hemen Tokmak’ı yanına çağırmış. Altın şamdanı getirmesi için emir vermiş. Tokmak da:
       —Aman ağa, nasıl olur? Dev bana düşman. Onun kara kuzusunu kestirip yedim. Üç kızını kendisine kestirdim. Şimdi beni görse parça parça eder, demiş.
        Demiş, ama ağaya anlatamamış. Naçar kalan Tokmak bir çare düşünmeye başlamış. Dev her gün yemekten sonra kırk küp su içermiş. Tokmak da bunu bilirmiş. Bir gün gizlice gidip kırk küp suyu yere boşaltmış. Akşam dev yemeğini yedikten sonra:
        —Avrat, hele bir su ver, içeyim, demiş.
        Hanım da bakmış ki küplerin hiç birinde su yoktur. Kendi kendine “ nasıl olur, bunları ben kendi elimle doldurdum”demiş. Gelmiş, kocasına söylemiş. Dev de ona:
       —Boş ver. Altın şamdanı al. Git çeşmeden yeni su al, gel, demiş.
       Hanımı da altın şamdanı almış, çeşmeye gitmiş. Çeşmeye varınca küpleri doldurmak için, altın şamdanı yere bırakmış. Çeşmenin ardına saklanan Tokmak altın şamdanı alıp kaçmış. Kaçarken de seslenmiş:
        —Dev dev! Kara kuzuyu yedim; üç kızını kestirdim; şimdi de altın şamdanı çaldım, demiş.
        Dev de “humm” diyerek onun peşinden gitmişse de Tokmak’a yetişememiş. Tokmak, altın şamdanı ağasına getirmiş. İki kardeş de bu defa:
        —Ağam, ağam! Eğer devin atı senin atın yanına gelirse, bu at iyileşir. Ancak bunu da yapsa yapsa Tokmak yapar, demişler.
        Ağa yine Tokmak’ı yanına çağırmış. Atı getirmesi için emir vermiş. Tokmak da:
        — Nasıl olur ağam? Dev bana düşman. Beni görürse sağ komaz demişse de, dinletememiş.
        Çaresiz kalan Tokmak, yine çare düşünmeye başlamış. Gece yarısı olunca devin ahırına varmış. Ata el uzatmış, at kişnemiş. Dev hemen uyanmış. Hanımına:
        —Kalk avrat, Tokmak yine geldi. Atı çalacak herhalde?
        Kalkmışlar. Ahıra bakmışlar ki kimse yoktur. Tekrar yatmışlar. Tokmak yine ata el uzatmış, at kişnemiş, kendisi de gizlenmiş. Dev sese tekrar gelmiş. Bakmış, kimseler yoktur. Ata kızmış “soyha, ne kişneyip duruysun? Dur ki uyuyak” deyip, ata vurmuş. O gidince Tokmak yine ata el uzatmış. At da deve küstüğü için kişnememiş. Tokmak da atı çıkarırken ses çıkarmasın diye, atın ayaklarına keçe sarmış. Dışarıya çıkarıp da atın üzerine binince bağırmış:
        -Dev dev! Kara kuzuyu yedim; üç kızını kestirdim, altın şamdanı çaldım; şimdi de atı çaldım, demiş.
        Dev, Tokmak’ı yakalamak istemişse de, o atı sürüp gitmiş. Devin atını, ağasının atının yanına getirmişler, ama at yine iyileşmemiş. O zaman iki kardeş demişler ki:
       —Ağam, ağam! Devin kendisi gelmezse bu at hiç iyi olmaz. Bu işi de yapsa yapsa Tokmak yapar.
       Ağa da Tokmak’ı çağırmış. Ona demiş ki:
       —Tokmak, şimdiye kadar ne dediysem yaptın. Şimdi senden son bir isteğim daha var. Onu da yaparsan dile benden ne dilersen.
       Tokmak da ağanın ne istediğini sormuş. Ağa da:
-         Devin kendisini diri diri getireceksin, demiş.
        Tomak da:
        —Ağam nasıl olur? Ben devi diri diri nasıl getiririm? O benden kuvvetli, hem de bana düşman, der.
        Demiş ama ağa çok üstelemiş. Tokmak sonunda kabul etmiş. Ağaya:
        —Bana kırk usta, kırk keser, kır da kem vereceksin, demiş.
        Ağanın canına minnet. Tokmak’ın dediğini hemen yapmış. Ustalar gelince, Tokmak onlara:
        —Bakın ustalar, şimdi varacaksınız, devin kapısının önündeki kavak ağaçlarını keseceksiniz. Dev sizi görünce ‘bu kavakları niye kesiysiniz?’diye soracak. Siz o anda korkup kaçmayın. Ona deyin ki ‘Tokmak öldü. Ona tabut yapacaktık.’ O da size izin verir. Kavakları kesip tabut yapınca, şu dediklerimi unutmayın, diyerek nasihat verir.
        Ustalar hep birden tasdik ederler. Bunlar varırlar, devin kapısının önündeki kavakları kesmeye başlarlar.
 
Resim 17
         
 
 Dev bunları görünce:
        —Hii! Nasıl olur da benim kavaklarımı kesersiniz? Buna nasıl cesaret edersiniz?
        Ustalar da:
-         Sorma baba sorma, derler.
        Meraklanan dev:
        —Ne oldu ki? der.
        Ustalar da:
        —Daha ne olsun. Tokmak öldü. Ona tabut yapacaktık. Dediler ki en iyi tabut senin kavaklardan yapılırmış. Biz de onun için buraya geldik, demişler.
        Bunun üzerine dev de:
        —Haa! Öyle mi? Mademki öyle, beğendiğiniz kavağı kesin, demiş.
        Ustalar kavağı kesmişler. Tabutu yapmışlar. Deve demişler ki:
        —Gel hele, Tokmak da sen boyda vardı. Şuraya yat uzan ki tabutun ölçüsünü alak.
Ona göre tabut büyük mü, küçük mü oldu anlayak, demişler.
        Dev gelmiş, tabutun içine yatıp uzanmış. Ustalar da kırk yerden, kırk keserle, kırk kemle tabutun üzerini kapatmışlar. Sonra da tokmak’a haber salmışlar. Tokmak gelmiş, tabutu sırtlamışlar, ağanın evine doğru giderken Tokmak yine bağırmış:
        —Dev dev! Kara kuzuyu yedim; üç kızını kestirdim; altın şamdanı çaldım; atını çaldım; şimdi de seni diri diri eletiyim, demiş.
        Ağanın yanına varmışlar. Ağa çok sevinmiş. At bu kafla iyileşmiş. Ağa da verdiği sözü tutmuş. Tokmak’ın istediklerini yapmış. Tokmak, kardeşlerini ağanın kapısından kovdurmuş. Ağanın kızıynan evlenmiş. Babasını yanına aldırmış.
       Böylece Tokmak muradına yetmiş; Allah hepimizi yetire.
 
Resim 18
 
                                          
                      
 
 DERLEME YILI : 1983 Temmuz.
DERLEYEN          : Mehmet Ali ÖZÇAMUR
KAYNAK              : Gülsüm ÖZÇAMUR
 
 
                              YEDİ KIZ BABASI
 
 
       Bir varmış, bir yokmuş. Allah’ın sevdiği kulları çokmuş. Evvel zaman içinde, tükenleri birbirine komşu olan iki adam varmış. Bunlardan birinin yedi kızı, birinin üç oğlu varmış. Üç oğlan babası her gün tükeni açar, ırbığını alır elini yüzünü yıkarmış. Bir taraftan da yedi kız babasına sataşırmış:
        —Yeddi kancık babası, kolay gelsin, diye.
        “Yeddi kancık babası”denmesi adamın çok zoruna gidermiş. Bu yüzden eve her gün üzüntülü gelirmiş. Büyük kızı bir gün sormuş:
       —Baba, senin neyin var? Her gün böyle düşünceli eve geliyor, dalgın dalgın oturuyorsun, demiş.
       Babası da “yok, bir şeyim yok” dermiş. Aynı şeyi ikinci gün diğer kızı da sormuş. Baba hep aynı cevabı vermiş. Bu durum en küçük kızına sıra gelinceye kadar devam etmiş. O günde en küçük kızı sormuş:
        —Baba, Allah’ını seversen senin neyin var? Her gün böyle, her gün böyle. Derdini söyle ki biz de bilelim, demiş.
        Baba da:
        —Yok, kızım, benim bir şeyim yok, demiş.
        Demiş ama küçük kıza dinletememiş. Kız ısrar edince, baba dayanamamış, demiş ki:
        —Kızım, bizim komşu tükenci bana her sabah ‘yeddi kancık babası’ diyor. Bu da benim çok zoruma gidiyor, demiş.
        Küçük kız da biraz düşünmüş. Sonra da:
        —Ondan kolay ne var baba? Bir daha böyle söylerse sen de ‘sana ne, hazır oğlan babası’ dersin, demiş.
 
Resim. 19
 
                                                
 
        Sabah olmuş. Üç oğlan babası tükenini açmış, ırbığını alıp elini yüzünü yıkarken, yeddi kız babası gelmiş. Diğeri her zamanki gibi:
       —Yeddi kancık babası, kolay gelsin, demiş.
       O da hemen:
       —Sana ne? Hazır oğlan babası, demiş.
       Adam şaşırmış. Bir şey söylememiş. Akşam olmuş, tükenini kapatmış, eve varmış, düşünceli düşünceli durmuş. Gece olmuş, bir türlü yatamamış. Kendi kendine “yahu, ne işti geldi başıma. Adam bana ne demek istedi?”diye düşünüp durmuş. Sabah olunca ilk işi komşu tükenciye gitmek olmuş:
        —Sana bu aklı kim verdi? Söyleyeceksin, demiş.
        O da:
        —Benim en küçük kızım verdi, demiş.
        Adam, biraz düşündükten sonra:
        —Senin küçük kızın mı akıllı, yoksa benim küçük oğlum mu akıllı? Gel bunları yarıştıralım, demiş.
        Yeddi kız babası:
        —Nasıl olur, nasıl yapacağız bunu? Demiş.
        Üç oğlan babası:
        —İkimiz de çocuklarımızı gurbete salacağız. Dönüşlerinde kim daha çok mal getirirse o en akıllısı kabul edilecek, demiş.
        Yeddi kız babasını bir düşünce daha almış. “Ben eksik etek bir kızı gurbete nasıl salayım”demiş, kendi kendine. Düşünceli düşünceli eve gelmiş. Babasının böyle düşünceli halını gören küçük kız, sorup babasının yine derdini öğrenmiş. Babasına demiş ki:
        —Ondan kolay ne var baba? Ben şimdi berbere gider, saçımı kestiririm. Bir de erkek elbisesi giydim mi tamam. Sen hiç tasalanma, demiş.
        Kız dediği gibi yapmış. Hazır olunca ahali bunları davul zurna ile yolcu etmiş. Bunlar gitmişler gitmişler… Şehrin uzağında iki yol çatına gelmişler. Kız oğlana demiş ki:
        —Buradan ayrılak. Sen şu yola git, ben bu yola gideyim. Kim tam bir yıl sonra buraya daha önce gelirse, diğerini beklesin. Yüzüklerimizi de şuraya gömek, demiş.
        Oğlan da kızın dediğini kabul etmiş. Yüzükleri gömmüşler. O bir yana, kız diğer yana gitmişler.
        Kız gide gide bir şehirde, bir ağaya hizmetkar olmuş. Erkek kılığına girdiği için de adını Ali koymuş. Ali kız, öyle çalışmış öyle çalışmış ki ağanın en çalışkan hizmetkarı olmuş. Ağanın da Hüseyin adında bir oğlu varmış. Ali kızın yanında her gün atlarını yemler, sular, onları tımar edermiş. Bir gün anasına demiş ki:
        —Kız ana, bu Ali’ye şüpem geliyi. Hareketleri tıpkı kız hareketleri gibi, demiş.
        Anası da:
        —Aman oğlum, garez etme. Kim bu zamanda kızını gurbete salar? Adam gelmiş ki şurada üç beş guruş kazana, demiş.
        Hüseyin de:
        — Yok, ana, bildiğin gibi değil, bu kız, demiş.
        Anası da:
        Öyleyse oğlum, Ali’ynen bir güleş tut. Güleş sırasında göğsüne el atarsın. Eğer göğsü avucuna gelirse kız olduğunu anlarsın, demiş.
        Küçük kızın da bir manığı varmış.
 
Resim: 20
                                     
 
 
 Bu konuşmaları duymuş. Gelmiş, Ali kıza anlatmış. Ali kız da “peki, ne yapayım?”demiş. Manığı da “göğsünden beline kadar pamuk doldur. Üstünü de sıkıca bağla”demiş. Kız manığın dediği gibi yapmış. Pamuğu doldurmuş, bezinen de bağlayıp göğsünü dümdüz yapmış. Bunlar güleşe çıkmışlar. Oğlan Ali kızın göğsüne el atmış. Hiç bir şey avucuna gelmemiş. Bunlar güleşte yenişememişler. Oğlan, anasının yanına varmış. Hüseyin’e demiş ki
        —Oğlum, öğrendin mi?
        O da:
        —Yok ana. Elime hiçbir şey gelmedi. Ama ben yine de şüphe ediyim. Bunda mutlaka bir iş var, demiş.
        Anası da “etme, eyleme oğul” demiş. Demiş ama Hüseyin laf dinlememiş. O zaman anası:
        —Oğlum, öyleyse inci avına çıkın. Denize vardığın zaman Ali’ye sen suyu gir dersin. O suya girince alttan yukarıya el atarsın, hayaları eline gelirse oğlan olduğunu anlarsın, yoksa kız olduğu anlaşılır, demiş.
        Kızın manığı bu konuşmaları da duymuş. Hemen gelmiş, Ali kıza haber vermiş. Ali kız da “ben şimdi ne yapayım?”demiş. Manığı, “bir karga vurursun. Kuşağından aşağıya sarkıtırsın, olur biter”demiş. Ali kız da öyle yapmış. Bir karga vurup, belinden aşağıya sarkıtıp bağlamış. Bunlar denizin kenarına varınca, Hüseyin:
        —Haydi, soyun da denize gir, demiş.
        Ali kız da:
        —Yok, önce sen gir, demiş.
        Bunlar münakaşa etmişler. Sonunda Ali kız denize girmiş. O girer girmez arkasından Hüseyin de denize girmiş. Alttan yukarıya doğru el atmış. Karga eline gelince hemen bırakıp çıkmış. Eve gelince Hüseyin anasına anlatmış. Bir taraftan da:
        —Ana vallah billâh bu kız. Bir iş var, ama anlayamadım, demiş.
        Anası da:
        —Oğlum, öyleyse hamama gidin, yıkanmak bahanesi ile. Orada birbirimizin sırtını keseleyek dersin, o zaman kız olup olmadığını anlarsın, demiş.
        Manığı yine gelmiş, durumu Ali kıza anlatmış. Ali kız da “ben şimdi ne yapayım?”demiş. Manığı da “hamama varınca önce sen yıkan dersin. O yıkanıp sıra sana gelince ben gelir ‘ Ali, Hüseyin çabuk gelin, ev yanıyı’ derim”demiş.
        Ali kız da manığın dediğini yapmış. Bunlar hamama varmışlar. Hüseyin, Ali’ye “önce sen soyun yıkan, sonra da ben yıkanırım”demiş. Ali kız da “yok, inciye gittiğimizde de önce ben denize girdim. Şimdi önce sen yıkanacaksın” demiş. Hüseyin soyunup yıkanmış. Sıra Ali kıza gelince, manığı çıkıp gelmiş: “Ali, Hüseyin! Durman, çabuk gelin, ev yanıyı” diye bağırmış.
        Hüseyin giyinene kadar Ali kız hemen gelmiş. Ağanın yanına çıkmış: “Ben artık sılaya dönecem ağa, helallik ver” demiş. Ağa da Ali kızdan çok memnunmuş. Çıkarıp Ali’ye bir yıllık parasını vermiş. Bir de “Ahırdan beğendiğin atı al”demiş. Ali kız çıkıp gitmeden önce Hüseyin’e bir mektup yazmış, altına şunları eklemiş:
 
        “Ali kız yandı yaktırdı bizi
          Parmağı yüzük, kolu bilezik yeri”
 
        Mektubu Hüseyin’in odasına bırakıp gitmiş. Hüseyin hamamdan gelmiş ki ne ev yanıyı, ne de Ali ortalıkta. Odasına çıkmış, Ali kızın mektubunu görmüş. Anısının yanına varıp ah vah etmişse de, Ali kız gitti gider…
 
Resim. 21
 
                                          
 
        Biz gelelim Ali kıza. Ondan haber verelim:
        Ali kız oradan ayrılmıştı. Bir şehre varır. Gelir burada en pahalı kutnu kumaş, inci alır. Bunları heybesine yükleyip evin yolunu tutar. Yüzükleri sakladıkları yere gelir. Bakar ki oğlan daha gelmemiş. Bir iki gün sonra oğlan da çıkar gelir. Gelir ama bir iki parça eşyayı yüklediği eşeğinden başka bir şey yoktur.
       Bunların geldiğini duyan ahali toplanır. Gelenlerin heybelerini boşaltırlar. Kızın eşyası, oğlanın eşyasından daha pahalı çıkar. Kızı en akıllı kişi seçerler. Kız da mallarını satar, babasına hanlar, çiftlikler alır. Kendisine de bir konak yaptırır. Hizmetkar tutar, konakta hatun gibi yaşar.
        Biz kızı şimdilik burada bırakalım, gelelim Hüseyin’e:
        Hüseyin, Ali kız gittikten sonra gözüne uyku muyku töbeki girmez. Varsa Ali, yoksa Ali kız. Anasının yanına gider:
        —Ana, ben gidip bu Ali kızı arayıp bulacam, der. Anası da “nasıl bulacan oğul?” diye sorunca, Hüseyin de:
       —Hani, biz denize inci avına gitmiştik ya, işte o zaman Ali kızın dişine bir inci yapışmıştı. Bu inci yapıştığı yerden hiç çıkmaz. Şehir şehir, köy köy dolaşıp bütün kızların dişlerine bakıp, Ali kızın izini bulacam, demiş.
       Bunu duyan kızlar sıraya girmişler. Ama Hüseyin Ali kızı bir türlü bulamamış. Hüseyin böyle dolaşa dolaşa, nihayet Ali kızın yaşadığı memlekete varmış. Orada da bütün kızlara bir gülücük karşılığı bir avuç inci vereceğini söylemiş. Dediğini yapmış, bütün kızlar sıraylan Hüseyin’e bir gülücük vermişler, bir avuç inci almışlar. Hüseyin Ali kızı yine bulamamış. Son bir avuç incisi kalmış. Tam oradan gideceği zaman demişler ki:
        — Bir tek kız kaldı. O da konakta hatun gibi yaşıyı.
        Hüseyin son bir umutla “onu da çağırın”demiş. Gelmişler, Ali kıza haber vermişler. Meğer Ali kızın asıl adı Sultan’mış. Hizmetçiler demişler ki “böyle böyle, bir adam seni çağırıyı”.O da demiş ki:
        —Gidin misafire söylen ki ‘Ali kız seni bekliyi, konağında seni misafir etmek itsiyi.’
 
Resim: 22
                                          
 
        Hizmetçiler gelmişler. Durumu adama anlatmışlar. Hüseyin de içinden “tamam, aradığımı buldum” demiş.
         Bunlar birbirlerini görünce, birbirlerini sevmişler. Evlenmeye karar vermişler. Bunlar kırk gün, kırk gece düğün yapıp muratlarına ermişler. Allah hepimizi muradımıza erdire.
 
 
DERLEME YILI : 1983 Temmuz.
DERLEYEN          : Mehmet Ali ÖZÇAMUR
KAYNAK              : Gülsüm ÖZÇAMUR
 
 
 
 
 
 
                               EĞİL KAVAĞIM EĞİL
 
        Bir varmış, bir yokmuş. Yok denmesi günah, çok denmesi sevapmış. Evvel zaman içinde bir adam varmış. Bu adımın da bir karısı varmış. Bu karı kocanın bir oğlu ile bir de kızları varmış. Bunlar hep beraber mutlu bir şekilde yaşar giderlermiş. Gel zaman git zaman, bu adamın karısı ölmüş. Adam da tutmuş çocukları perişan olmasın diye, başka bir kadınla evlenmiş. Adamın bu ikinci evliliğinden de bir oğlu ile bir kızı olmuş.
        Analıkları, evlatlıklarını her zaman kıskanırmış. Babaları olmadığı zaman onları döver, onlara ekmek yemek vermezmiş. Çocuklar ancak babaları gelince rahat ederlermiş. Analıkları bu çocukları en ağır işlere gönderirmiş.
        Bu adamın bir de ineği varmış. Bu çocuklar her gün kuru ekmeği alır, ineği yaymaya götürürlermiş. Ekmekleri kuru olduğu için, inek buna çok üzülürmüş. Bir gün inek bu çocukları yanına çağırmış. Onlara demiş ki:
        —Benim bir boynuzumdan yağ, bir boynuzumdan bal akıyı. Ekmeklerinizi onlara sürüp yen.
        Çocuklar da kuru ekmeklerini ineklerinin boynuzlarına sürer, bir boynuzdan yağ, bir boynuzdan bal yerlermiş. Bunun için de günden güne güzelleşirlermiş.
 
Resim 23
                                       
 
 
Analıkları da “benim çocuklarımın yedikleri önünde, yemedikleri ardında, yine de kuru ekmeği yiyen çocuklar kadar güzel değiller” der, için için kızarmış. Bir gün kocasına:
        —Bey, bu çocukları götürüp dağa seyipleyeceksin, demiş.
        Kocası da:
        —Onlar benim çocuklarım. Nasıl dağa seyipleyeyim?
        Karısı da:
        —Seyiplemezsen ben seni terk ederim, demiş.
        Çaresiz kalan baba da “öyleyse bir şeyler hazırla da sabahleyin oduna giderken, onları götürüp seyipleyeyim” demiş. Karısı da bunlara bir tuzlu küllük yapmış. Sabah olunca da herif çocukları ile küllüğü yanına alıp, dağa oduna gitmiş. Ormana varınca, babaları:
        —Siz burada durun. Ben şu öte yanda odun kıracağım. Baltanın sesini duymazsanız, ‘babam bizi almaya geliyi’ dersiniz, demiş.
        Babaları gitmiş; bir toluyu da (büyük çan) ağaç dalına asmış. Kendisi de ordan çekip eve gelmiş. Rüzgar estikçe tol, ağaç dalına çarpar ses çıkarırmış. Çocuklar da “babamız daha odun kırıyı” der, beklerlermiş.
        Akşam olunca da çocukların umudu kesilmiş. Tol’un çıkardığı sese doğru gitmişler. Bir de bakmışlar ki ağaçta bir tol asılı, babaları da ortalıkta yoktur. Babalarının kendilerini seyiplediğini anlamışlar. Birbirlerine bakıp:
 
        “ ANAM KOV DEMİŞ, BABAM TOL OLMUŞ
           ANAM KOV DEMİŞ, BABAM TOL OLMUŞ”
 
        Böylece birbirlerine bakıp, sarılıp ağlamışlar. Karınları çok da açıkmış. Analıklarının verdiği küllüğü çıkarıp yemişler. Küllük öyle tuzluymuş ki susuzluktan yanmışlar. Gece olduğu için de bir yere gidememişler. Orada, birbirlerine sarılıp yatmışlar. Sabah olunca oğlan:
        —Bacı bacı, susumdan ölüyüm, demiş.
        Kalkmışlar, su aramaya başlamışlar. Gide gide bir püver bulmuşlar. Oğlan eğilmiş ki su içe. Bacısı:
        —İçme gardaş içme! Bu sudan içen geyik oluyu, demiş.
        Kardeşi de:
        —Bacı, susuzluğumdan ölüyüm; tek içim de geyik oluyum, demiş.
        Oğlan eğilmiş, sudan içmiş. İçer içmez de geyik olmuş.
 
Resim 24
 
                                                          
 
Çekip gitmiş, dağa çıkmış. Bacısı da püverin başındaki kavak ağacının üzerine çıkmış, orada kalmış. Meğer bu kavak ağacı da sihirliymiş. “Eğil kavağım eğil!” dedikçe, kavak eğilirmiş. Kız da dala oturur “doğrul kavağım doğrul!” dedikçe, kavak doğrulurmuş.
        Geyik olan oğlanın tırnağında bir delik varmış. Her gün gelir, bu püverin başında dururmuş. Bacısının kavaktan inmesini bekler, ayağındaki bu delikten akan balı bacısına yedirirmiş. Bacısı ile konuştuktan sonra, bacısı kavağa çıkar, kendisi de dağa çıkarmış.
        Günlerden bir gün, bu püvere bir Beyoğlu gelmiş. Atını püverden sulamak istemiş. Atı püvere sürer, at bir türlü su içmezmiş. Meğer kavaktaki kızın şavkısı suya vurur, atı ürkütürmüş. Beyoğlu da “ne oluyu?” diye eğilip suya bakmış ki, suda bir ay parçası gibi, bir kızın şavkısı var. Kaldırıp başını bakmış ki kavakta dünya güzeli biri var. Beyoğlu kızı görür görmez aşık olmuş. Beyoğlu demiş ki:
        —İn misin, cin misin güzel kız? Kavaktan in ki atım su içe.
        Kız kavaktan inmemiş. Beyoğlu çok ısrar etmiş, ama kızı kavaktan aşağıya bir türlü indirememiş. Bunun üzerine gitmiş kırk usta bulmuş, kırk usta kırk keserle gelmiş. Gelmişler, bu kavağı kesmeye. Ustalar akşama kadar kesmişler. Kavağın kesilmesine bir parmak kalınlığında yer kalmış. Ustalar “bunu da gelir yarın keseriz” demişler.
        Ustalar gittikten sonra, geyik olan oğlan gelmiş. Kesilen kavağı yalamış. Kavak eskisinden beş kat kalın etmiş. Ustalar sabah gelip bakmışlar ki kavak eskisinden daha kalın. Başlamışlar yine kavağı kesmeye. Kavağın devrilmesine çok az bir şey kala akşam olmuş. Ustalar yine evlerine gitmişler. Onlar gidince, geyik olan oğlan yine gelmiş. Kavak ağacını kesilen yerinden yalamaya başlamış; eskisinden beş kat daha kalın etmiş. Bu durum üç kere devam etmiş. Beyoğlu bakmış ki kavağı böyle kesip, deviremeyecek. Varmış cazı karının yanına:
        —Cazı karı, sana ayakkabının dolusu altın verecem. Sen de kavağın başındaki şu kızı aşağı indireceksin, demiş.
        Cazı karı da:
        —O kolay. Sen püverin yanına iki adam sakla, ben kızı indirir indirmez, onlar kızı yakalasınlar, demiş.
        Cazı karı, sabah olunca eline bir kazan almış. Kirli çamaşırlarını da bohçalamış, kavağın yanına varmış. Meğerse cazı karı, kör taklidi yaparmış. Kazanın ağzını yere kapatmış, püverden aldığı suyu kazanın tersinden aktarırmış. Kazanı ters koyduğu için, su durmaz, boşa akarmış. Kavağın başındaki kız:
        —Nene nene! Ne yapıysın? Kazanı ters koymuşsun,demiş.
        Cazı karı da:
        —İn misin, cin misin? Neredeysen ortaya çık! Ben bir kör ihtiyarım. Sanki kazanı nasıl koyduğumu görüy müyüm?
        Kız da “eğil kavağım eğil” demiş. Kavak eğilmiş, kız inmiş, gelmiş kazanı doğrultmuş, içine suyu doldurmuş, kavağın dalına oturmuş, “doğrul kavağım doğrul” diyeceği zaman, orada saklanmış adamlar kızı yakalamışlar. Almışlar bu kızı, Beyoğlu’nun yanına götürmüşler. Beyoğlu bu kızı, bu kız da Beyoğlu’nu sevmiş. Bunlar evlenmişler. Tam bunlar akşam yatacakları zaman, bir geyik gelip ayaklarının ucunda durmuş.
        —Bu Beyoğlu’nun ayağı, bu bacımın ayağı, demiş. Bacısının ayağını sevip gitmiş. Bu durum her gün böyle devam etmiş.
        Bu Beyoğlu’nun bir de halası varmış. Halasının da bir kızı varmış ki gözü bu Beyoğlu’ndaymış. Bir gün bu Beyoğlu’nun karısı, püvere çamaşır yıkamaya gitmiş. Beyoğlu’nun halası da demiş ki:
        —Gelin, kızımınan ben de geleyim de sana yardım edelim.
        Kız da bunda bir kötülük görmediği için kabul etmiş. Bunlar varmışlar püverin başına, çamaşırları yıkamaya başlamışlar. Çamaşırları yıkadıktan sonra, anası ile kızı bunu tutmuş soymuşlar. Kızı da diri diri kuyuya atmışlar. Kızın üzerinden çıkan elbiseleri de, Beyoğlu’nun halasının kızı giyinmiş. Bunlar çamaşırları eve getirmişler. Beyoğlu sormuş:
        —Güzelliğin niye karardı?
        Halasının kızı da:
        —Güneşin önünde çamaşır yıkadım da, ondan, demiş.
        Beyoğlu sormuş:
        —Öyleyse neden dudakların çatladı?
        Halası kızı:
        —At kaçtı da, onu çağırmak için durmadan “püss püss” dedim. Dudağım ondan yarıldı, demiş.
        Beyoğlu bunun kendi karısı olmadığını bir türlü anlayamamış. Akşam olunca bunlar kendi yataklarına çekilmişler. Geyik yine gelmiş:
        —Şu Beyoğlu’nun ayağı, şu kimin ayağı? Şu Beyoğlu’nun ayağı, şu kimin ayağı? Böyle demiş, gitmiş.
        Beyoğlu, bu geyiğin karısının kardeşi olduğunu bilirmiş. Bir gün bu geyiğin neden böyle dediği aklına takılmış. Ertesi gün akşam geyik yine gelmiş.
        Foyalarının meydana çıkacağını anlayan hala, hemen Beyoğlu’nun yanına varmış.
        —Beyoğlu, bu geyik neyin nesi? Şunu öldür ki bir daha gelip sizi rahatsız etmiye, demiş.
        Halası kızı da bu sözlere hiç aldırış etmemiş.
        Bunu duyunca Beyoğlu iyice şüphelenmiş. Çünkü bacısı kardeşini çok severmiş. Şimdi ise öldürülmek istenmesine ses çıkarmaması Beyoğlu’nun çok tuhafına gitmiş. Bunun üzerine Beyoğlu bu geyiği takip etmiş. Geyik bir kuyunun yanına varmış. Oradan içeriye seslenmiş:
        —Bacım, nasılsın, ne yaparsın?
        Biraz konuştuktan sonra içeriye yiyecek atmış. Bu arada içeriden bir ses gelmiş:
        —Neyleyim gardaş, Beyoğlu’nun çocuğu kucağımda. Öllük yok ki ölüyem, beşik yok ki beliyem, demiş.
        Bu sözü Beyoğlu duymuş. Adamlarını çağırmış. Onlarla beraber karısını ve çocuğunu kuyudan çıkarıp, eve getirmişler. Beyoğlu, olup bitenleri sormuş. Karısı da başından geçenleri anlatmış.
        Beyoğlu duyduklarına çok hiddetlenmiş. Halası ile kızını yanına çağırtmış. Onlara:
        —Kırk katırnan mı, kırk satırnan mı? demiş.
        Onlar da:
        —Kırk katırnan, demişler.
        Beyoğlu da:
        —Öyleyse bunları kırk katırın kuyruğuna bağlayın. Katırları da dağa sürün, demiş.
        Beyoğlu’nun dediğini yapmışlar. Katırları dağa sürmüşler. Hala ile kızının her parçası bir dağda kalmış. Böylece hak ettikleri cezayı bulmuşlar.
        Beyoğlu da karısı ve çocuğu ile mutlu olmuş. Kızın geyik olan gardaşının da sihiri bozulmuş. Oda genç, yakışıklı biri olmuş. Beyoğlu, kendi kız kardeşini de buna vermiş.
        Onlar muradına ermişler. Allah hepimizin muradını vere.
 
 
DERLEME YILI: 1983 Temmuz.
DERLEME YERİ: Karahüyük Köyü
KAYNAK KİŞİ: Hatice ÖZÇAMUR.
 
 
 
MASALLARDA GEÇEN BAZI SÖZCÜKLERİN ANLAMLARI
 
KASAP İLE ASRRAF
 
Bu gafle: Bu defa;bu sefer.
Keyfetmek : Eğlenmek.
Oynaş : Bir bir kişinin eşinin dışında birini sevmesi.
Puşt: 1-Eş cinsel erkeklerin cinsel zevklerine hizmet eden sapık erkek. 2- Güvenilmez,kalleş.
Gutnu kumaş: İpeğin boyalara defalarca bastırılarak,kendine has renk ve motifler verilerek yapılmasıyla elde edilmiş kumaş.Kimi çizgili,kiminin üzeri desenli olan bu kumaşlar,el tezgahlarında ilmek ilmek üretilir.
 
 
KELOĞLAN MASALI (1)
 
Aksata etmek : Alış veriş yapmak.
Okkalı yalan: Büyük yalan. (Okka eski bir ağırlık ölçüsü birimidir.)
Bezirgan: Tüccar; alış verişte çok kâr amacı güden kimse.
Gırat: 16 kilograma eşit bir ölçü birimi.
 
 
KELOĞLAN MASALI (2)
 
Celallenmek: Çok kızmak;öfkelenmek.
Çüt sürmek: Çift sürmek.
Kehan almak: Çapalamak; tarlayı çift sürmeye hazırlamak için yabani otlardan arındırmak.
Küllük: Hamurun bir sini içerisinde biraz da tatlandırılarak ocağın sonuna yani külüne gömülerek yavaş ve uzun süre pişirimle elde edilen bir hamur işi.
 
 
PADİŞAHIN OĞLUYLA EVLENEN KIZ
 
Dolak : Kadınların kullandığı bir tür başörtüsü.
Şaplik çalmak: Alkışlamak.
Uğruna boz duman çökmek: Karşısına kendisini engelleyecek olumsuz bir durumun,koşulun çıkması.
Sele: Tabanı dar,üstü geniş sepet.
Manık : Kedi yavrusu.
Pahlava: Baklava.
 
TOKMAK
 
Fiğ:Baklagillerden,hayvan yemi olarak kullanılan bir bitki.
Bir çarpım yufka: (Burada) Hamurun çabucak yoğrularak,bir defada yenilecek kadar yufka ekmeği yapılması.
Naçar kalmak: Çaresiz olmak.
Soyha: Ölenin arkasında bıraktığı eşyalar.
Kem : Çivi.

 
YEDİ KIZ BABASI
 
Tüken: Dükkan.
Irbık: Doğrusu İBRİK. Su koymaya yarayan kulplu,emzikli kap.
Kancık : Dişi.
Tasalanmak: Kaygılanmak. Endişe etmek.
İki yol çatı: İki yol kavşağı.
Garez etmek: İftira etmek.
 
 
EĞİL KAVAĞIM EĞİL
 
Seyiplemek: Serbest bırakmak.
Tol: Büyük çan;çıngırak.
Püver: Çeşme.
Şavkı vurmak: Bir şeyin ışığının vurması,yansıması.
Cazı karı: Doğrusu CADI KARI. Olağanüstü özellikleri bulunduğuna inanılan kişi;masal,mitoloji kahramanı.
Foyası çıkmak : Foya,mücevheratta kullanılan bir çeşit parıltıcı maddedir.Foyası çıkan maden parlaklığını kaybeder,eskiymiş gibi görünür. Foyası çıkmak,mecaz anlamda yanlışlığın,hataların,sahteliklerin ortaya çıkmasıdır.
Öllük: Doğrusu HÖLLÜK. Kimi yörelerde kundak çocuklarının altına bez yerine konulan toprak.
 
 
HAZIRLAYAN: Mehmet Ali ÖZÇAMUR
Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni
Malatya
       
Resim 25
 
               
 
 
 
 
 
 
  
 
 
       
 
 

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Yap Yeni Üyelik

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner40

banner45

banner57

banner39

banner44

banner56