KÖMÜŞ'ÜN AŞKININ HİKAYESİ


''Gençlik, rüzgârların savurduğu gül yapraklarının arkasından koşar.”

N. Lenau
 
Sülmenli’nin altında harman yeri var-ne'dem yeri var
Sıkışmış kemere ince beli var-ne'dem beli var
Ben o yâri nerde olsa tanırım-dostlar tanırım
Şekerden kaymaktan tatlı dili var-ne'dem dili var

 
Babası, “Bu çocuk nerede, bu çocuk nerede?” diye kapıda dizine vuruyordu. Az sonra anası geldi kapının önüne, “Ben de bilmiyim, bugünler bu çocukda bir şey var. Az daha bekleyem de aramaya çıham, ya harmanlıkta top oynuyu ya da köyün içinde Memöğün tutunun gölgesindedir. Mal davar evde galacak, heç işe güce bahmıyı, cebinde bir darah, beyaz köynek, ancak aynanın garşısında saçını darıyı” deyince, babası, “Aşuhtur belki” dedi, Bu sefer anası, “İşi gücü yoh, kim niyneye, hangi gız gelecek kim yüzüne bahar?” dedi.
“Su godum çimmedi, çimerken beni goymuyku sırtını öğleyeme, saçı başı hep kepek, boynu boğazı hep kir, bu çocuhta bir hal var ne doğru dürüst yeyi ne bizi dinliyi, çocuğu yoldan çıhardılar çocuğa bir hal oldu, bu humar bilmezdi, bu gız peşine düşmezdi, eller devrümcü kitap okuyu, aggıllı onlar beyle bir şey yapmıyı, ne bir kitap ne bir gazete parçası ohuduğunu gördüm, keşke ohusa keşke onlar gibi aggıllı olsa.Gahamda arayam nerde bulursam gafasına vuram, mal davar geç galacah gele de işine baha" dedi.
Anası çok kızgın şekilde aramaya başladı. Önce Ataşağagilin kapıdan, köy içine bahtı.Sonra değirmenin önünden, Gögöğgilin kapının oradan harmanlığa, Harmanlığı boydan boya geçip, Dedeçavuşgilin kapıdan geçip 'kooperatifin önündedir' diye ilenerek giderken, Dede Çavuşun Sultan Bacı gözlerini sıkarak baktı, “Gız bu halin ney?” “Heç sorma bizim oğlanı arıyım” dedi. “Gız anam taa guşluh vahtı yanında arhadaşları garşıda Memi’nin bağına gettiler” dedi. Elinde iki kesek güney yoluna düştü, Memi’nin bağının kapıdan girdi, bademlerin koyu gölgesinde sırtı yola dönük kumar oynuyordu. Geri çekilip bahçeden çıktı, yol boyu gedip iyice yaklaştı, elindeki keseği tam kafasına fırlattı, okkalı bir küfür savurdu, “G…veren!” dedi hiddetle. Kömüş bir anda yere düştü, toparlanıp bağın sonuna doğru koşarken önü süre bir tavşanın kaçtığını gördü, onu takip edip onun çıktığı yerden kendini Kızılkaya tarafına vurdu. Zaten susamış, ağzının etrafı bembeyaz barlanmıştı. Köy altından, Süleyman Ağanın bahçelerinin oradan kendini eve attı. Mençleri,  davarları önüne katıp sulağa vardığında çok yorgun ve bitkindi. Sulağın nemli çayırlarına uzanıp, tam uyku basmıştı ki, aklına âşık olduğu kız geldi. Kızın yanaklarındaki gamzelere bayılıyordu, hele güldüğü zaman o gamzeler sanki kalbini titretiyordu…
‘Hayel etmek ne güzel’ dedi kendi kendine. ‘Hayelimde öpüyorum, konuşuyorum emme yüz yüze gelince yüzüm felç olmuş gibi, dudaklarım nasıl öyle oluyor’ dedi. Sürekli kendisini sorguluyordu. ‘Bunun bir yolunu bulacağım’ dedi kafaya tahtı. ‘Âşık olduğumu bir söğleyen olsa artık ben de bilirim ne olacağını’ diye dalıp gitti…


Ertesi gün köyün içine gitti, herkes devrimci tartışmalar yapıyordu, kitaplar okuyor, sohbetler oluyordu, bir türlü ağzını açıp konuşamamak onu kahrediyordu. ‘Keşke ben de okusam, ben de tartışsam’ diye içinden geçiriyordu. Kooperatifin önünde kitap okuyan bir antaşına  Hiseyine yaklaştı, kitabı ayakta bir süzdü “kitabın adı ney?” diye sordu, Kitabı okuyan, “Neydeceksin? Sen bir lünpensin” deyince şaştı. Gülümseyerek söylediği için çok kötü bir şey olmadığını tahmin etti, ama yine de kafaya taktı kelimeyi. Sürekli ikiye bölüyor, “LÜN” diyor anlam çıkaramıyor, sonra “PEN” diyor, yine anlamı yok…
“Soracağım bunu, Hiseyin hocadan soracağım bunu” diye aklınca not etti. Hiseyin Hoca köyün içinde oturuyordu. “Hocam” dedi, yutkundu kıp kırmızı oldu, “bir şey soracam hocam” dedi. Hoca gülümseyerek “hayırdır” dedi. “Hocam lünpen ne demek?” Hoca, “Devrimcilik bilinci olmayan, kumarla, kadınla kızla vakit geçirmek isteyenlere denir” diye güldü. ‘Doğru, ben hiç kitap okumuyorum, ama diğerlerini de yapmıyorum’ diye içinden geçirdi.
Bir gıza aşıh olmuştu, o kız için deli oldu. Ona bir gün köy kooperatifinden bir çift terlik ile bir yazma aldı. Kız nasıl sevindi. Kız güldükçe kendisi de gülüyor içinden ‘kız tavlamak işte bu kadar kolay’ dedi. Daha çok şey almak istiyordu ama içinden ‘yavaşa yavaş alsam daha dadlı olur’ diye geçirdi. Ama kıza âşık olduğunu bir türlü söyleyemiyordu. Yutkunuyor, kıpkırmızı oluyor, yüzü felçli gibi tık, tık diye istem dışı atıyordu. Bazen ‘ben beceremem’ deyip karamsarlığa düşüyordu. Karamsarlığa düştükçe bucak damında hâşâ ile tarhananın yanına yaklaşıyor, cebini doldurup köyün içine doğru gidiyordu. Tarhanayı ağzında emdikçe mayhoş güzel tadına bayılıyor ama eve dönünce de büyük bakır tasla buz gibi suyu içiyor, ufak boyu şişkinleşen karnın içinde kımıldadıkça bıngıl bıngıl su sesi geliyor, kendi kendine gülüyor, ikide bir şişkin karnına parmaklarını basıp elinin ayası ile vuruyordu.
Belki de kız beni beğenmeyecek dedi. Başında aşırı kepeklenme vardı. Kepekler bembeyazdı. Devamlı giydiği siyah montun iri yakalarının üstü hep kepek idi. Aynanın karşısında saçını taradıkça kepek savruluyor eliyle silkeleyip temizliyordu. Bir de yemeklerden ve tarhanadan sonra içtiği su karnını davul gibi yapıyordu onu dert ediniyor, ‘bu göbeğim de aynı karpuz gibi’ deyip, herkesin kendine ilk bakışta göbeğine baktığından şüpheleniyordu.
En yakın dostu ve antaşı halasının oğluna, “Ektir’den güzel bir gız ayarladım, bizi çaya davet etti, gidip konuşalım” dediğinde halasının oğlu, “Sende göğnü var mı?” demeye kalmadan kıza almış olduğu hediyeleri bir çırpıda sayıp, bir birlerine gülümsediklerini, hatta kendisinin kıza göz ettiğini ballandıra ballandıra anlattı.
Danesi gün kararlaştırdıkları saatte, beş kişi Ektir’in yoluna düşüp güle oynaya giderlerken Kömüş hep dalgındı. Vardıklarında nasıl konuşacağını içinden provasını yapıyor. Sık sık konuşacağı şeyleri değiştiriyor sürekli kendiyi hazırlıyordu derken hafif alacalı garlı Mart soğuğunda ikindi vakti kızın kapısına vardılar. Kızın ağabeyi gelenleri karşıladı. Kız güzel bir şalvar ve üstüne balıkçı yaka kazak giymişti. Kömüş bayıldı bu kıyafetine, içeride soba yanıyor, gelenler maggatın üstünde ufak ufak sohbet ederlerken. Kahveler gelmişti. Kız ilk önce kendisini görmeye gelen ve âşık olan Kömüş'e kahveyi Kömüş Abi” diye seslenip uzatınca ortalık bir anda buz gibi oldu. Herkes dönüp Kömüş e baktı, Kömüş bir anda kıpkırmızı oldu. İçinden olmaz bana ağabey dedi diye içini geçirdi. Bütün hayalleri, tatlı düşleri, günlerce yatakta kaçan uykuları, hepsini film şeridi gibi belleğinden gözlerinin önüne indi. Arkadaşları ise gülümsemeleri yüzlerinde asılı kalmış vaziyette Kömüş acılı acılı gülüp neden sana Ağabey dedi diye gözleri ile soruyorlardı. Çok oturmadan kalkıp kendilerini yola vurdular. Kızın sana ağabey demesi bize konuşacak söz bırakmadı diye üzgün üzgün eve döndüler. Uzun süre içine kapanıp kimselerle konuşmayan kendini yemeğe ve uykuya vuran Kömüş üç dört ayda zar zor toparlandı, yeniden hayal kurmaya, gülümsemeye, hayal etmeye ergenliğinin fırtınasını estirmeye niyetliydi.
Harmanlar kalkmış, iş güç nerdeyse bitmişti, değirmen ve tezekleri taşımak kışa hazırlık yapmak işten sayılmıyordu, artık gençlerin yeni pantolon ve köyneklerini giyip köy içinde pınara yakın bir yerde, gölün etrafında ve rahmetlik Karamuğun Memöğ Emminin dükkânının önünde oturma zamanı gelmişti...
Kömüş de beyaz köyneği ve siyah pantolonunu giymiş, saçlarını taramıştı, saçlarının arasında daha harmanın saman parçaları şişmiş kurumuştu, saçını taradıkça dökülüyordu, sarı kırmızı tarağı beyaz köyneğin cebinde, çiğnediği sakızla yorgunluğu atıyordu dükkân önündeki sekide...
Artık vakit gelip çatmıştı, antaşları âşık olmaya başlamışlardı, kendisinin de içi kıpır kıpırdı. Çift gamzeli, karakaşlı gara gözlü bir kıza âşık olmuştu, gecesi gündüzü yoktu, sürekli aynanın karşısında saçını tararken hep ona beğendirmek derdindeydi kendini ama kızın haberi yoktu. Acaba olsaydı ne derdi? Kabul eder miydi? Hep bu sorunun cevabını arıyordu. Gülüyordu, eğleniyordu bir türlü gözünün önünden gitmiyordu. Günler bir birini kovalıyordu, birden bir şey geldi aklına, “hah bunu yaparsam gızla gonuşma yolunu bulurum” diyordu...
Halasının oğlu vardı çok cifiydi, yaşı küçüktü kendisinden ama lisede okuyordu, böyle şeylere kafası çalışıyordu, ona danışmaya karar verdi, kapılarının önünden geçerken, halasının oğlu seslendi... Nasılsın nerelerdesin deyince varıp gedip derdini açacaktı...
Halasının oğluyla hoş beşten sonra, “Halaoğlu âşık oldum, yemeden içmeden kesildim, sen bilirsin bana bir yol göster, nasıl etsem de bu gızla gonuşsam?” dedi. Halasının oğlu gülmekten bayıldı, ellerini sizlerine vurdu, nasıl da gülüyordu. Kömüş bu gülücüğün sonunda vereceği fikri sabırsızlıkla bekliyordu. “O golay halaoğlu” dedi ekledi. “Ablan bugün tarhana yaptı dama serdi, o gız da ablangile geliyor öğlenleri” dedi ve devam etti. “Damdan bir tabak firik tarhana getirir ikram edersin, yerken şakalaşır söze girersin” dedi. Bu Kömüş'ün çok hoşuna gitti, ‘tamam işte, bu çok güzel fikir’ dedi içinden. Halası oğluna ve bu fikrine hayran oldu...
Sabahı zor etti, öğlene yakın ablasıgile gitti, bahtı ki kız orda, dama fırladı bir tabak telaşlı telaşlı firik tarhana topladı, kızın önüne getirip koydu. Sohbet gülmeler arasında firik tarhana iyi gidiyordu. Tabak bitmeye yakın lafı açacaktı, dudakları titredi, yüzü kıpkırmızı oldu, yutkundu, yutkundu... Dudakları kurumuştu, “Elmas ” dedi, devam etti kekeleyerek, “Ben seni seviyorum” deyi demez okkalı bir tokat yedi kızdan. Tabak ise havada ters dönüp içindeki tarhanalarla duvara çarpı düştü. Elini yüzüne götürdü, yüzü zaten tokattan önce ateş gibi yanıyordu...
Tokadın acısı bir yana kızın amcalarından çok korkuyordu onlar bir duyarsa kendisini döverlerdi ve rezil olurum diyordu. Morali çok bozuktu, kalktı evin yolunu tuttu. Halasıgilin kapıdan geçerken nerdeyse ağlayacaktı. Akıl veren halaoğlu görünce şaştı, “Halaoğlu, halaoğlu!” deyi seslense de Kömüş dönüp bakmadı, dünyası yıkılmış bir hali vardı. Kimselere derdini anlatamadı, üzüntüden kendini yemeğe vermişti, ha bire tarhana yiyip su içtikçe karnı davul gibi olmuştu, boyu kısa olduğu için karnını sanki iterek götürüyordu. Uykudan başını kaldıramıyor gözleri çapaklı ağzı ise beyaz barrikli perişan bir hali vardı.
Âşık olmanın bu kadar ağır bedeli olduğunu bilememenin paniği içinde dünyaya küsmüş bir hali vardı. Vurdu kendini gurbete, bir daha dönüp bakmadı o yana...
Bu sevgili dostlar katıksız bir aşk hikâyesi… Bazıları bu öyküleri eften püften görse de yavan toprakların sade yürekli insanların kalpleri de böyle aşklar yaşadı. Çıralar söndüren aşklar değilse de sevgi yüklüdür bizim insanlarımız…
Bu darbe diğerine benzemiyordu. Hayata küsülü bir hali vardı. ‘Bu ellerden gedecem çok uzaklara gedecem, çok para gazanacağım, güzel giyip güzel yiyip öyle bir döneceğim ki köye, ben istemeden onlar peşime düşecekler’ diye kafasına koymuştu. Ailesi bu olup bitenleri bilmiyordu ama Kömüş benzinin betinin geçtiğini elinin ayağının, yürüyüşlerinin tuhaflaştığının farkındaydı.
Ailesi derdini anlayamadı, ağabeysi ha bire kızıyordu. “Vurma gendiği gurbete, perişan olursun, yatacak yerin yoh” diye günlerce uğraştı. Gülmeler yüzünden gitti, eski canlılığından hal kalmadı, Kocaman bahar mevsiminin nasıl gelip geçtiğini anlayamadı. Onun tek bir derdi vardı, işe girmek ve sevdiği birisi ile yuva kurmaktı. O günlerdeki moda türkünün dizeleri ise sürekli dilinden düşmüyordu.
 
Cümle kuşlar yuva yapmış
Uy amman amman yar amman amman
Bir kuş kadar olamadım
Uy amman amman yar amman amman

 
Başını alıp gitti çok uzak diyarlara. İstanbul’da bir temizlik şirketinde bulduğu iş ve bodrum katta başlayan yaşamı, memuriyet ve kendisinin hayal ettiği gibi beğendiği ve tereddüt etmeden verdikleri güzel bir kızla hayatın yolculuğuna çıkan Kömüş şimdi emekli olup torununu sevmenin mutluluğunu yaşıyor.
İnsan kendi yazgısını kendi elleri ile çizer, yaşam zorlukları, acı ve tatlısıyla sürekli devinim halindedir. İnsan ömrü böyle renkli desenlerle süslenirken... Akıp geden ömrün güzel anılarının arasında unutulmaz izleri ile yaşamı bir hoş ediyor. Ergenlik çağının böylesi travmatik izleri kendi iç dünyasında bastırılmış duygular olarak kalıyor. Kimselere açmazsa bile ariflik aşamasında kendi kültür dağarcığını dolduruyor.
Kömüş'ün şehir yaşamını başka bir öyküde değinmek üzere, okuyanlara saygılarımı yolluyorum.
 

 
1-Menç: Kuzu ve oğlak sürüsü
2- Antaş: Aynı soydan, kabileden
3- Lünpen: Lümpen; yoksul, sefil… Toplumsal sınıf bilinci olmayanlar için de kullanılan bir terimdir.
4-Danesi gün: Ertesi gün
5-Maggat: Makat, Minderli alçak sedir
6-Köynek: Gömlek 
7-Cifi: Afacan; ele avuca sığmaz, zeki ve yaramaz (çocuk) 



Kaynak: Süleyman Özerol
 

Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekmektedir.

Üye değilseniz hemen üye olun veya giriş yapın.

YORUMLAR
Aliye uyanık
Aliye uyanık - 5 yıl Önce

kim bilir kaç genç vurmuştur gurbete kendini aşk acısından, kimi belki bir ömrü yerine koyamamıştır gamzelinin yerine başkasını, kimi sevmiştir unutup birbaşkasını.. yüreğine kalemine sağlık ali bey ..

Hüseyin Şengül
Hüseyin Şengül - 5 yıl Önce

şhepimizin başından geçen ergenlik çağındaki bir gencin ailesi ve çevresi ile ilişkileri müthiş canlandırılarak anlatılmış bir solukta okudum,ellerine yüreğine sağlık üstad,inşAllah kitabın çıkarda o güzel şivenle yazdığın o güzel öykülerini doyası okuruz...selam ve saygılarımla

banner40

banner45

banner57

banner39

banner44

banner56