İlk çocukluk anılarım anamın hüzünlü türküleri ile doludur. Tarlada, yazı-yabanda daha çok  ev işleri yaparken o yumuşak , dokunaklı ve ağlamaklı sesi ile türküler söylerdi anam.

       “ Bağlarına inemedim gazelden, oy kader,
         Gözün kör mü, sevmeyeydin  ezelden.
         Seversen Mevlayı doğrul mezerden,
         Sen doğrul ki ben gireyim yerine,kör kader “


Anamın bu durumu hep dikkatimi çekerdi. Bir gün ana niye hep ağlıyorsun dedim. “Yavrum yavrum  ben daha 3 aylık iken anam ölmüş, babam bakamadığı için bir süre Bektaş dayım beni büyütmüş, ana- baba , akraba görmediğim ve analığımın kötü davranması yüzünden babana kaçtım. Baban da 3 yıl önce öldü. Şimdi 10 çocukla kimsesiz ve çaresiz  bu evin içinde kala kaldım. Keşke hiç yaşamasaydım, alıp başımı gitseydim. Kurtlar-kuşlar yeseydi beni’’ deyince içim acıyla doldu. Ben o zamanlar 4 yaşlarındaydım. Duygulardan birşeyler anlayabiliyordum ama,fikir ve çözümlere yeterince aklım ermiyordu. Hemen sobanın yanındaki küreği elime alıp,  ana şimdi babam toprağın içinde , karın altında üşümüştür, onu  çıkarıp eve getirelim dedimse de olmadı. Anam bana sarılıp ağladı.

      Komşu, mahalle ,köy arkadaşlık ilişkileri gelişene kadar ben hep anamlaydım. Anam tüm hayatımın merkezindeydi. Ana aşağı- ana yukarı, ana şöyle -ana böyle ,anam nerede ise ben oradaydım. Hatta bir defa  kış ortası ve kar diz boyu iken, küçük yeğenim Hatice’nin biberonu için süt bulmaya köyümüze birkaç km uzak olan Aşağı Sülmenli  köyüne giderken soğukta benim de gitmeme izin vermeyeceğini bildiğim için gizlice onu takip ettim. O bir tepeyi çıkarken, ben gizli bir kuytuda bekler, o tepeyi aşınca ben koşarak tepeyi tırmanır  bu şekilde gizlenerek bende köye geldim. Ama anam hangi eve girdi göremedim. Köyün yanındaki bahçeler içinde beklemeye başladım. Orada eski yıllara ait atılmış ayakkabıları görünce  ‘’anamı kurtlar yemiş bak ayakkabıları burada ! Bahçe içinde kutuları görünce, bilmeden kuyuya mı düşmüş! diye kendi kendime ağlardım. Anam köyden çıkıp beni görünce “Sen buraya kadar nasıl geldin? hiç mi birşeyden korkmadın!” diye şaşırıp kalmıştı. Ben anama öyle bağlıydım.

      Anam 10 tane çocuk doğurmuştu.7 erkek,3 kız.5 i babam tarafı gibi uzun boylu , sarışın ve mavi gözlü.5 tanesi benim gibi anama benzeyen kısa boylu ve beyaz tenli. Bunlar sırasıyla Ali, Fatma, Garip, Vahap, Abbas (Biz ona ölen abbas derdik. içimizde en yakışıklı, en zeki en güçlü olanmış)Nuray, Gülay, Abbas, İrfan ve babamın ölümünden 5 ay sonra doğan Yusuf. Anam içimizde  en çok Ali abimi severdi. “Hepiniz bir tarafa , Ali bir tarafa “derdi.  6 senedir evli olmalarına rağmen çocukları  olmadığı için, çocuk sahibi olmaya yönelik hayır dualarını almak için bir dedeye gitmişler. Dede anamı görünce  “Kızım  o kadar çok çocuğun olacak ki saçını başını yolacaksın “ demez mi. İşte özlenen ve ilk çocuk  olan Ali abimin anam ve tüm aile içindeki yeri farklıydı. Abim küçük yaşta İstanbul a, uzun sürede Almanya ya çalışmaya gittiğinden ,ancak çok kısa süreler için izin alarak eve geldiğinde ,aileden uzak olduğunda anam daha da özlerdi. Evde  kendi ismimiz yokmuş gibi herkese önce Ali der, birkaç kez tekrardan sonra ,ancak kendi adımızla bize seslenirdi. “Acaba şimdi Alim nasıl! Alimin gözleri şöyleydi. Alim böyle derdi ,Alim  olsa böyle yapardı! “ yoldan geçen yabancıya dahi “ Bir bakın bu geçen  Ali miydi?  Yine bir gün ocak başında ekmek yaparken, Zekine bacım  “Kız Fatma Ali  Almanya dan geliyormuş” deyince . “Ali mi! ..Ali nerede !Ali! “diye ye eli ayağına dolaşarak ,heyecandan  kapıyı bulamayıp, az kalsın ocağın içine düşüyordu. Gariban Anam ,Ali Ali diye son gününe kadar yandı ha yandı.

       Anamın tek bir adı vardı. Herkes O nu - Avni’nin avradı Fatma- diye tanırdı. Anam çok erkenden kör karanlıkta kalkar, önce ahıra gider, ineğin altını temizler, köy çeşmesinden defalarca su taşır, ineğe yem ve su verirdi. Ahırdan çıkan atıkları pöstüğe döker, ineği sağar, sürüye gönderir, sütü pişirir, yayık yayar, eğer kış ise sobanın külünü döker tekrar yakardı ,etrafı temizler ve sonra bizleri uyandırırdı. Yemeğimizi hazırlar, sabah ve akşam üstü saatlerde ot dermeye veya sap toplamaya gider, çamaşır-bulaşık yıkamadan sonra, en son gaz lambasını temizler ,bizler uyumadan önce yatakları serer, en son kendisi yatardı. Anamın normal bir günü böyle geçerdi.

        Anamın enteresan becerileri vardı. Atık iplik ve eski kazakları  söker, tekrardan çorap ve kazak yapardı. Eski elbise ve bez parçalarını şeritler halinde keserek, bir  nevi kilim olan  yolluk yapardı. Evde işe yaramaz şeyleri bir araya getirerek, bunlardan yastık ve minder yapardı. Yırtık elbiseleri çok iyi yamar, delik ayakkabıları diker, eğer naylon ayakkabının kopçası kopmuş ise, ekmek aktaracını ocakta kor halinde ısıtır, ayakkabının iki ucunu bir araya getirerek kaynak yapar, ”Bakın eskisi gibi oldu” diyerek, bizi sevindirmeye ve yeniden kullanmamıza teşvik ederdi. Hiç bir işe yaramaz dediğimiz, çer-çöp ne varsa atmaz mutlaka değerlendirirdi. Ev işlerinin dışında, biçki-dikiş, tamir, inşaat sıvası ,badana-boya, dokuma v,b bir çok konuda becerikliydi. İşleri her zaman çok temiz ve düzenli yapardı. Belki  sadece yemek yapma konusunda çok becerikli olmayabilirdi. Ne zaman acıktık dersek ,sadece ya bulgur pilavı yada  herle önümüze koyardı.

       Anam çok inançlı bir insandı. Allah a, peygamberlere,  ehlibeyit ve ziyaretlere inancı tamdı. Her akşam yatmadan önce ne olursa olsun aksatmadan, yarım yamalak Türkçe –arapca karışık  uzun uzun dualar okur , sadece bizlere değil; Garip,yolda kalmış, yetim,öksüz,çaresiz kalmış tüm insanlar için dilekte bulunurdu. Bazı mucizeler görmüş ve yaşamıştı da. “ Rüya bu  ölmüşüm. Beni sırat köprüsü başına getirdiler. Buradan geç dediler. Bir baktım altı cehennem ateşi var insanlar yanıyor. Köprü ise incecik bir ip gibi. Geçmem mümkün değil. Köprünün  karşı tarafında bir ses duydum. Baktı çok güzel sevimli  çocuklar beni  çağırıyor.  Gel anneciğim korkma ! diyerek. Etrafları yemyeşil, cennet gibi. Bir cesaretle adımımı attığımla  hooop  kendimi karşı yakada buldum. Çok güzel bir rüyaydı.”  diye  anlatırdı. Anam  kargalarla bile konuşurdu, onların bir nevi dilinden anlardı. Bazen kapımızın önündeki dut ağacına bir karga gelir bir süre ötüp, sonra giderdi. Anam hemen  bize para gelecek, bir misafirimiz geliyor, falancadan haber var derdi. Ben birazda devrimci ruhumdan kaynaklanan inançla “Öyle saçma sapan  şeyler olur mu! Bunlara nasıl inanırsınız! derdim. Gerçekten de bir gün olsun yalan çıkmamıştı. Bir kez olsun zor koşullara rağmen; İyi ve doğru olma, hakkaniyet, alçak gönüllülük, dürüstlük, dışında kötü olan hiçbir şey tavsiye etmedi. Hiçbir eğitim ve kültürü olmamasına rağmen, çok iyi bir eğitimciydi.

       Tüm çocuklarına göre en fazla anamla ben birlikte yaşadım. Evin işlerini birlikte yapardık. Günlük işlerin dışında ,yıl içerisinde en büyük 10-12 işimiz olurdu. Ekinler ekilecek, gübrelenecek, ekinler biçilecek, harman edilip sap-saman içeri taşınacak, sap toplanacak, tezek yapılacak, buğdaylar yıkanıp unluk ve bulgurluk hazırlanacak  en son ev sıvanacak. İşlerimiz bunlardı. Bunların dışında okula , bazen de İstanbul a çalışmaya giderdim. Hep kendi işimi kimseden yardım almaksızın kendim yapardım. Hiç kimse  ne yaptığımı, ne zaman gelip-gittiğimi dahi bilmezdi. Doğrusu kimsenin de umurunda değildi, anamdan başka. Sadece anam yola çıkarken  “Gel yavrum ,bir kez daha öpem de öyle git. Sen seher yeli gibi ,gidip geliyorsun “  derdi .O kadar.

       Anam ,öksüz ve kimsesiz olmanın  yanında, yoksulluk ve çaresizlikte çok yaşadı. Diyebilirim ki, En derin uçurumlara yuvarlandı, En soğuk ve derin deryalara daldı. En deli fırtınalarda savruldu. Kimsesiz  ve zor şartlarda 10 çocuğu büyütmek, yetiştirmek, yaşama tutunmalarını sağlamak ve bunu tam 50 yıl boyunca yapmak, her babayiğidin taşıyacağı bir yük değilmiş. Ama anam bunu yüzakıyla başardı. Bazen okuldan eve geldiğimde, daha eve girmeden, anamın ot-sap toplama bahanesi ile evden ayrılıp yazılara gittiğini görürdüm. Bütün bunlar  yokluktan “Ana acıktım” diye seslendiğimi duymaması içinmiş. sonradan anladım. Bu konuda başkada bir şey daha anlatmayacağım. Çok mutsuz ve üzgün olduğum zamanlarda  zavallı anam yanıma gelip  “İnşallah  bir gün gözyaşlarımızı silecek, acılarımızı dindirecek “ der ,teselli etmeye çalışırdı.

        Çaresizken çare üreten, yokluktan var etmeye çalışan, her türlü acı ve kederi umuda dönüştüren, yıkımlardan yeniden yaşamı yaratan gücü anamda ve tüm kadınlarda gördüm. Babasız da  olabilirmiş, ama annesiz asla!. Ana olmazsa ev olmuyormuş. Ana olmazsa yaşam olmuyormuş. Bunları anamdan öğrendim. Fakat bir gün annesiz olacağımı hiç düşünmemiştim. Öyle şey olur mu hiç! Anam bizler için var, yaşlansa da , her koşulda yanımızdadır. Ne demek annesiz olmak! Bir gün olsun aksini düşünmedim.

        Son zamanlarda karmaşık rüyalar görmeye başladım. Bir gün  her zaman olduğu gibi, akşam üzeri okuldan çıkmış ,Arguvan dan köyüme dönüyorum. Memi dayının bağının yanına gelince güneş batmış, köy evlerinin cılız ışıkları ve evlerin bacalarından yükselen dumanları görüyorum. Ama köye vardığımda zifir karanlık basıyor evi bulamıyorum. Ana neredesiniz ! diye bağırıyor   cevap alamıyorum.

         Yine bahar aylarıymış, köyün yanında bulunan palaklı ve mezarlık diye iki küçük tepenin arasından  kırlara doğru giden ,hırın yolu denilen –nedense bana bu yol her zaman hüzünlü gelirdi.- yolda anamın gittiğini gördüm. Anam genç ve güzel, bembeyaz giysiler içinde. Yolun bir tarafındaki tarlalar sarı çiçek, diğeri yanındaki tarlalarda gelincik çiçekleri ile dolu. Yol kenarı papatya, kül otu ve şeher baklaları ile bezenmiş. Hafif bir yel estiğinde yemyeşil ekinlerin üzerinde  dalgalar oluşuyor. Ben anamın peşi sıra koşuyorum ama yetişemiyorum. Sesleniyorum ama beni duymuyor. Yolun ortasına oturuyorum. Ana ayağıma diken battı! diye bağırıyorum ki yardıma gelsin. Anam sadece geriye dönüp bana hüzünle bakıp, göz yaşını silerek dönüp gidiyor, uzaklarda kayboluyor, ben peşinden koşuyorum, arıyorum ama bulamıyorum. Çocuğum ya, oturup ağlıyorum. Bütün bunlar bir işaretmiş anlayamadım ve anamı  bir kış günü kaybettim.

     Şimdi söyle bana Avni nin avradı Fatma!  Yüce Mevlam göz yaşlarını sildi mi? Acıların dindi mi?.

      Söyle bana, kimmiş seher yeli olup ta – gidip te gelmeyen!, Bu gün  tam 5 yıl oldu seni kaybedeli. Ana açım!, Ana üşüyorum! Ana üzgünüm!  desem çıkıp gelir misin?
                                                                                                           İRFAN GÖKSU
 
 
 


 

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Yap Yeni Üyelik

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner45

banner39

banner44

banner56