Kıyısında değildik ama kıyısını bilirdik. Bütün yollar Roma’ya çıkar misali yamaçlardaki bütün yollar aşağıya; nehre doğru inerdi. Çay ve nehir kıyısındaki köyler için halk arasında “su kenarı”, “su kıyısı” nitelemesi de yapılırdı.   Ana nehrin yöremiz arasındaki adı “Mırat” dı. “Mırat kenarı”, “Mırat’a doğru”… demesinde olduğu gibi. Okulda kitaplardan öğrendik ki halk arasında “Mırat” denilenin aslında Fırat’ın ta kendisiymiş. Gerçekte bir Murat Nehri elbet vardı ama bizde kastedilen yakınımızdaki Fırat’tı.

“Su kenarındakilerin görgüsü bir başka” diye imrendiklerini belli ederlerde. Bildiğimiz bir şey daha vardı. “Mırat” kenarındaki köylerin özellikle sebze ve meyve açısından zengin olduğuydu. Her şeyin başı illa ki suydu elbet. Yıkama, yapma-sıvama, sulama için çay ve nehir varsa görgü de ona göre gelişkin  oluyordu. Suyun olduğu yerde tahılların boyu insanların boyunu aşıyor; başaklar bambaşka bir toklukla pırıl pırıl parlıyordu. İnsanlar ekmeğe aşa, hayvanlar samana doyuyordu. Yazın ele avuca sığmayan domatesler, etli dolma biberler, tatlı mor patlıcanların hepsi suyunu ya Fırat’tan ya da Fırat’a dökülen bir çaydan alırdı.

Fırat, Elazığ yönünden Malatya tarafına uzanırken iki yanında da yemyeşil bir kuşak oluşturarak ilerler. Su, işte böyle doğup yola çıktığı ta Erzincan taraflarından beri uygarlık örmüştür. İnsanoğlu üretmek, yapmak için su kıyılarına suya yakın yerlere boşuna kümelenmemiştir. Arguvan’ın yamaçlarından bakıldığında Keban’dan doğru gelip önce Malatya’ya; oradan Adıyaman, Diyarbakır, Gaziantep topraklarına doğru yol alan Fırat’ın kıyıları bolluk ve bereketin yurdu olmuştur.

Fırat’ın önüne ilk set Keban Barajı’yla çekilmişti. Keban, eskiden adı “Tahir Köy” olan Arguvan’ın da bağlı bulunduğu bir nahiye niteliğindedir. Yani Keban’la arada tarihsel bağlar da var. Fırat’ın akışının barajla kesilmesini yine de ilk başta  Arguvan’ın su kenarları pek hissetmedi. Türbinleri çeviren nehir suyu, bir sağ kıyısındaki Arguvan’ın köylerine hayat vererek yoluna devam ediverdi.  

Baraj yapımının olağan hayatımıza öncelikle bir faydası olmasa da uygarlık açısından onun iyi bir şey olduğunu anlamıştık. Keban Barajı olmasa ilçe ve köylerimizde hiç mi elektrik olmayacak ya da çok daha sonra mı elektrik gelecekti, bilinmez!..  Yalnız baraj gölünden sonra yağış rejimiyle birlikte yöre iklimi de değişiyordu. Eskisi gibi çok kar yağmaması, bahar yağışlarının da düzensiz olması gibi.

Derken seksenli yılların başında ikinci bir baraj gündeme geldi. Hem de Arguvan’ın, Yazıhan’ın su kenarlarını tamamen etkileyecek bir proje kapsamında. Köylüler istimlâk edilecek tarlalarına karşı para alacaklarından dolayı sevinç ve heyecan içindeydiler. Fırat’a kıyısı olmayan ya da biraz daha yukarıda kalan köyler belki de onları kıskandı. Nakit paranın ne demek olduğunu iyi bilirlerdi. Tarlaların istimlâkini ilerleyen zaman içinde yerleşim birimleri de izleyiverdi.

Enerji gereksinimi olan kapitalist yeni uygarlık önceki uygarlığın tepesine çöküyor demekti bu. Paraları alan köylüler sevinçliydi ama göç yollarına çıkıp şehre vardıklarında yaşadıkları şeyin aslında bir dram olduğunu sonradan anlayacak ya da kendine yepyeni bir hayat kurduğunda geçmişine bir sünger çekip yoluna devam edecekti.

Göçen göçtü… Onların yurduna Karakaya Barajının suları doldu.. Fırat da eski coşkun Fırat değildi elbet. İnsan eli doğanın dengesiyle oynadığından beri ne akan su önceki su, ne yağan yağmur eskisi gibiydi.  Nehrin suyu azalıyor, kimi yerlerde çekilerek yatağını kabak gibi dışa vuruyordu. Su kenarları bir bir boşalınca,  bostanlar da ortadan kalktı. Hele ki kokusu bin çiçeğe bedel Eğribük ve Ambarcık’la birlikte çevresini kuşatan sarı kavun kokusu da çekip gitti. Köylerin yeni kurulan biçimi o tadı bir daha yakalayamaz oldu. Traktör sırtında kurutulmak için çuval çuval köylere yayılan biberler, patlıcanlar, fasulyeler ortadan kalktı. Katır ve eşeklerle köyden köye taşınan sebze yükleri de yok artık. “Su kenarı” diye imrenilen köyler böyle böyle geride kaldı.

Suyun var ettiği uygarlıktan geriye Fırat üzerine yakılmış türküler kaldı. Günümüzde de söylenen kimi tatlı, kimi acı türküler. Utansa da ağlaya ağlaya kan aktı Fırat. Suyun kapıp götürdüğü çocuklara, gelinlere, delikanlılara yapılmış ağıtlar dinlerdik. Kimi yazın sıcağında ekin biçerken kendini suya atıp boğulmuştur, kimi çamaşır, kilim, çul-çaput yıkarken kapılıp gitmiştir. Kimi de kışın buz tutan nehrin karşı kıyısına geçeyim derken çatlayan yerden suya gömülüp gitmiştir. Köyde çoğumuzun kolay ve ilk öğrendiği türkü de aslında Fırat’ta boğulana yakılan bir ağıttı.

Fırat kenarında yüzen kayıklar                    
Anam ağlar bacım beni sayıklar
Başına toplanmış bağrı yanıklar
Nettim size verin benim yarimi
 
Fırat’ın suları serindir serin
Nice güzelleri yutar derindir derin
Fırat’a gömülen benim yarimdir
Nettim size verin benim yarimi

 
Kışın dilenerek köyleri dolaşan bir döşürücünün boğulması haberinden çok acı biçimde etkilendiğimi hatırlıyorum. Fırat’ın yuttuğu canlar çok aranmış, çevreye çok acı yaymıştır. Fırat’ın kıyısına uzak olsak da bostanlarının kokusu gibi acıları da burnumuza tez gelirdi. Evden eve boğulma hikâyeleri dolaşır, analar tanımadıkları kimselerin başına gelenleri kendi çocukları ya da yakınlarının başına gelmişçesine dertlenirdi.  

Dediğim gibi Fırat’a kıyı değildik ama kıyısı olan köylere, o köylere yakın olan köylere az çok hısım akrabaydık. Suyun akışının, suyun yarattığı kültürün hayatımızda bir izi olmasından doğal ne olabilirdi ki? Birinin boğulduğunun haberi çoğu bir biçimde çocuğunu kaybetmiş kadınların içini yakar yürekten “oy mırat mırat yavrumu geri ver mırat!” diye sızlanırlardı. Ve ya trajik bir boğulma haberi duyulduğunda hele ki ölen genç bir kişi ise köyümüzle herhangi bir yakınlıkları yoksa bile ailenin acısını paylaşmak için de olsa taziyeye gitmeleri adetten sayılırdı.

Şu Fırat’ın suyu akar serindir
Yarimi yitirdim kahpe zalimdir
Daha gün görmemiş teze gelindir
Söyletmeyin beni anam yaram derindir
 
Kömürhan Köprüsü Harput’a bakar
Kör olasın zalim Fırat ocaklar yakar
Ahbaplarım gelmiş ağıtlar yakar
Söyletmeyin beni anam yaram derindir

 
Fırat suyu doğduğu topraklardan, döküldüğü Basra Körfezi’ne kadar ne uygarlıklar doğurup büyüttü.  Bilmediğimiz acı tatlı ne nice söylencelere, hikayelere, ağıtlara konu oldu kim bilir. Değil mi ki Fırat’ın ummanla birleştiği diğer başından bize ulaşan ve zihinlerden kolay silinmeyecek olan Kerbela Olayı’nın da Fırat’a dayanan bir yanı da bulunur.

Bir yudum su yerine göre kutsaldır ya da bir damla su can verendir. Su yatağında engine doğru sadece akıp gitmez. Aynı zamanda Fırat gibi  geride bıraktıklarıdır da.

Hatice Eroğlu Akdoğan
 

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Yap Yeni Üyelik

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner45

banner39

banner44

banner56