YUKARI SÜLMENLİ'NİN KUDRETLİ İNSANI HASAN ÇAVUŞ İLE KASIM SEVİLMİŞİN ORTAK KADERİ



Çekilen her acının en etkili tesellisi, bizden daha fazla acı çeken insanları düşünmektir.
Ernest Renan
 
Bazı bazı mezarıma gelesin
Dileğim kabuldür murat alasın
Ben murat almadım bunu bilesin
Boşa gider gözyaşların ağlama
 
Güz günüydü, iş güç bitmiş köy içinde insanlar toplanmaya ve ikindi sohbetleri başlamıştı. Manışların konağın dibinde uzun ince topraktan bir seki vardı, onlarca köylü hem piyere gelip gidenlere bakıyor hem de şehirden kamyonun gelmesini bekliyorlar, bir yandan da sohbet edecek konu arıyorlardı.
İsmail Şengül (Tüvsiz) gelmesiyle sessizlik bozuldu, İsmail Emmi Çehov’un roman kahramanlarına benziyordu. Kısa boyu, ince çenesi, terbiye edilmiş bıyığı, küçücük kafasına taktığı altı köşe siyah şapkası ve zifir kara şalvarı ve iştahlı ve atik yürümesi roman kahramanı tiplemesini kusursuz tamamlıyordu.
Hasan Çavuşun viran olmuş konağının sadece oymalı pencereleri kalmış, süyükleri yıkılmış, ağaçtan uzun balkonunun darmadağın olmuş halini göstererek “hey gidi, hey gidi” diyor, çömelmiş şalvarının peyiğindeki tabakasındaki tütünü didikliyor, arada bir yana doğru kıvrılarak omuzunu düşürerek ağlarımsı bir hal ile, “Hey gidi, hey gidi” diyerek uzun bir sohbete yutkunarak kendini hazırladığı belliydi.
İsmail Emminin sohbetine bayılıyordum. Hele o ince çenesi avurtları çökmüş yüzü ve iri gözleri, el gol hareketlerini ustaca kullanması var ya yoktu üstüne yörede, bir de akıcı konuşması duraklamalar ve haykırmaları... Sohbetini dinleyenleri ve beni olağanüstü büyülüyordu.
“Hey gidi, hey gidi… Şu gonahtan misafir eksik olmazdı, atlar, katırlar kapıya bağlanır, şu arha tarafta yirmi göz dam; buğda, arpa doluydu. Gurtlar guşlar cümle insanlar aç, gıtlık gıranda bu gadar buğda herkes şaşardı herkes imrenirdi. Gapısında çalışırdıh, öküzleri atları güderdik, tarlalarını sabanla cızardık, sürüynen davarları malları vardı. Şu Gıtlıkta o zamanlar bu gadar buğda, arpa değme ağanın evinde bulunmazdı. Bahar geldiğinde gapısında işe başlardık ta dağlara gar düşene gadar. Kimimiz harman, kimimiz çüt sürerdik. Değirmeni vardı omarağaların çayda, çuvallar tavana değerdi kırk toprak petek un basardı. Dağdan odun getirir gapısına yığardıh. Gışın şu gonahta toplanır gece yarılarına gadar otururduk… Hey gidi hey…” dedi, önceden hazırladığı cıgarayı tabakadan alıp söğüt dalından sossiğine takıp ateşledi, dumanı sekide oturanların üstüne doğru bir bulut gibi gidip hafif rüzgârın etkisiyle darmadağın oldu. Şapkasını çıkarıp dizinin üstüne geçirdi, böyle yaptığında sohbete devam edeceğinin işaretiydi.
Ali efendi gibi var mı? Ali Efendi Hasan Çavuşun oğluydu, yakışıklıydı, askerde suvariymiş. Hasan çavuş ona bir ‘Gadana’ atı aldı, depe gibiydi at. Kişnemesinden herkes onun Hasan Çavuşun oğlu Ali Efendinin atı olduğunu bilrdi. Düğünlerde ciritte üstüne yohdu. Ali Efendiyi humar bitirdi, gece gündüz hep humar oynardı. Gendine bahmadı, daha yeni evliydi, iki oğlu bir gızı vardı, gençti daha, Tatar hamına yahalandı, çoh uğraştılar derman bulamadılar genç yaşında göçüp getti. Ali Efendi yiğitti, bolkerdi, dünya malı gözünde yohtu. Gariban babasıydı, yoksulun halından anlardı, şeherde ev almıştı şehere geden bütün köylüleri ağırlar, hanlarda galmalarına irazı olmazdı misafır ederdi hep…”
Tüğsüzün bu gonuşmasından soğra, sekinin yanında eşiğin üstünde oturan Manışların Zekiye Hala anlatmaya başladı Hasan Çavuşu…
“Şu piyerde günlerce Hasan çavuşun buğdaları yıhanırdı. İpek gibi sarı bursa buğda. Buğda deyip geçmeyin o zamanlar millet arpa bulamazdı süpürge tohumuna gigil derlerdi ondan ekmek yapar yerledi adamın gursağını yahardı. Hasan çavuş yüz elli gırat buğda yıhatmış, sabah galhmış buğdaya bahmış, buğda yüz teneke bile yoh. Yohsulluğun fakirliğin gözü kör ola ekini yıhayanlar buğdayı suya verip havuzlardan gece halbur ile çalıp götürmüşler. Sabah buğdanın etrafında dolanan Hasan çavuş şaşıp galmış, yolda rastladım, ‘Nereye gediyin Hasan?’ dedim. ‘Şu Fıttışın Satı gile gediyim, buğda yıhadılar çoh eksik var varam bir soram’ deyince, ‘Ben de oraya gediyim’ dedim. Barabar vardıh Satı ayvanda ekmek bişiriydi. Hasan Çavuş bastonuna yaslanıp doğruldu, ‘Gızım, Beytullahı seversen sağa birşey sormaya geldim’ dedi ve ekledi. ‘Yüz elli teneke ekin yıhadığız, yüz bile yoh yıhanan ne oldu haberin var mı?’ deyince Satı yerinden fırlayıp oğlu Gasım’ın kolundan tutup sırtına şaplakla vurarak; ‘Allah elimden alsın bunu Hasan Emmi haberim varsa’ deyince, ‘Tamam yavrum ne deyem’ deyip dönüp getti.
Aradan tam bir sene geçmişti. Yeni motor almıştık Hacı yerinde harmana gediydi bizim uşahlar, Satı’nın oğlu Gasım da goşup motora bindi, o zamanlar traktör yeni gelmişti köye, çoluk çocuk hep binmek istiydi. Harmandan dönerken körgöze de motorun naylonu boşalıp takla atmış, naylonda bulunan düğen Gasımın başına düşmüş, beğzi beti geçmiş şu sekiye oturttular. Ataşağa Kaya bir cingil üzüm getirdi ‘Aha bunu ye yavrum, canın birşey istiy mi?’ dedi. Çocuğu ahşam vahtı motorla şehere götürürken çocuk yolda istifar edip ölmüş. ‘Ana’ demiş hep yolda ‘ana, ana’ diye diye teslim olmuş. Anası, babası Adana’da pamuk toplamaya getmişlerdi, çocuğu toprağa verdik...”
Zekiye Hala sohbetin sonunda, “Ben bu olaya beyle şahit oldum” dedi. Hasan Çavuş yörenin en dirayetli adamı, Nahiye müdürleri, jandarmalar bile bir şey söyleyemezmiş. Askerde çavuşluk ne demek o zamanlar. Okuryazar ve gafası çalışanlara bölük, hatta alay teslim edilirdi. Sarıkamış'ta yazlık elbiselerle dağa hücum emri verilince, Alöğ, Yusup Memedağa ve Hasan çavuş ''Ula bu gumandanlar aklını yemişler'' deyip emri dinlemeyip kaçıp gelmişler. Onu son defe 135 Massey Ferguson motorunrömorkunda dağ gibi yüklü çuvalların üstünde yanında bastonu ile gördüm. Massey Fergusun motoru gaza basıp kevenli yolundan şehire doğru yol alırken Zırman Güneyler, İki Süğrü, Kabak Tepe ve Çukur Harman tarafına baka baka Sakkızın Gaştan aşıp Kumun İnce Dereden Parçıkan şehir yoluna çıktığında yıl 1967 ve mevsimlerden yanılmıyorsam bahar ve bu vakitlerdi. Sarıkamış hareketine katılmayıp kaçıp gelen gelişleri de romanlara konu olacak köylülerimizin yaşamı Uzun kış gecelerinin doyulmaz sohbetlerine konu olmuş yıllarca anlatılmıştır. Çöllük yakınlarında şimdiki kömür çıkan tepeye doğru tırmanırken ki; o keskin dönemeçte vites değiştirirken korkunç bir ses ve eksoz dumanlarının arasında römork kancadan boşanıp yan takla attığında üzerine yığılan çuvalların arasından son kez bahtı Abdulvahap dağına. Hani şu Battaligazi’nin kutsal gözetleme kulesinin bulunduğu, kışın gelişini ilk defa beyazlara bürünerek haber veren yaşlı dağla göz göze gelmişti. Konağın penceresinden yıllarca hep seyreylediği yaşlı dağ ölümüne tanıklık ediyordu. Ne kıtlık ne kıran ne seferberlik böyle acı yaşatmamıştır... Torunları Ali Akber, Yusuf aklına geldi, bir de kuşağında bağlı parası... Zaten yeni aldığı motorun borcunu ödemek için baharı beklemişti. Sarı bursa buğday bu mevsimde eyi para ediyordu.
Acıdan gözlerinden yaş akmaya başladı ölümle burun burunaydı ve son nefeslerini almaya çalıştı sırtına sanki bıçak saplanmış gibi kasıldı. Kara haber dar akşam vakti geldi. Dediler ki, “Hasan Çavuş ölmüş…” Arkadaşı Alöğ yatakta duydu. “Demen ula!” Uzun ince çenesini öne doğru uzatarak, Yusuf çavuş zaten göçüp gitmişti. Köy içinde bir telaş başladı. Köyün şimdiye kadarki gördüğü en kalabalık cenazeydi. İsaköy'den, Morhamam'dan, dağ köylerinden yüzlerce insan gelmişti. Hepsinin vefa borcu vardı bu sakallı heybetli insana. Konağından misafir eksik olmazdı, gelen giden yiyen içen…
Hak rahmet etsin… Köyün tarihinde bir dönüm noktasıydı. Unutulmaz anılarla dolu bir yaşamın böyle hazin noktalanması herkesi ağlatmıştı. Ne yazık ki Kasım ile Hasan Çavuş aynı kaderi paylaşıp Yaradana doğru koşacaklardı. Birisi daha körpe anasının biricik kuzusu, diğeri ise savaşlar, kıtlık kıran romanlara konu olacak diş dişe bir mücadele ile geçmiş zorlu bir yaşamın kahramanıydı… 
 
Kaynak:Süleyman Özerol

Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekmektedir.

Üye değilseniz hemen üye olun veya giriş yapın.

YORUMLAR
MERT ŞAHİN
MERT ŞAHİN - 4 yıl Önce

arguvan yanlız sazın türkünün değil ,yoksul insanların acılarını resimleyen yazarların çizerlerin yetiştiği ender mekanlardandır.tebrik ederim yazarım ,yaz yaz yazmaya devam et,güzel şiven akızı yazın bizi ağlatsa da gelecek kuşaklara belge olarak kalsın saygı gönderiyorum

Halil Şengün
Halil Şengün - 4 yıl Önce

sayın yazar ,öykülerinizi bir solukta heyecanla okuyorum konuşulan konular insanlar mekanlar yabancımıza gelmediği için en önemlisi şive dilin ve kendi tarzında bir anlatım sıtiline hayranım,nice kitaplar romanlar okudum ama bu kadar akıcı olduğuna ilk defa şahit oluyorum tebrik eder başarılarının devamını dilerim Allah yolunu açık etsin saygılarımla

mehmet ali çabuk
mehmet ali çabuk - 4 yıl Önce

sn. ali adıgüzelin yaşanmışlıklarını hayranlıkla okuyorum. olur ama bu kadar mı olur? halk sevgisinin nakışlarla anlatımı gibi bir tarz halk muhakemesinin bu denli gelişkinliğine saygı duymak gerekiyor. olaylar arası ilişkilerin nakşı okuyucunun ruhuna da nakş oluyor. okuyucuyu derin etkileme gücü tek kelime ile muhteşem
teşekkürler sn. ali adıgüzel senden çok yazmanı istiyoruz. yaz ki kültürümüz aktarılsın, kültürümüzü nakş ederek önce ulusallaştır sonra da evrenselleştir. başka ne deyim iyiki varsın.

Güldane Yılmaz
Güldane Yılmaz - 4 yıl Önce

slm hayranlıkla okuyorum ya,okurken insan kendini sanki orda bire bir yaşamış gibi hissediyor,kalemin güçlü hızır yoldaşın olsun siz ses sanatcısı ali adıgüzel vardı o musunuz anlayamadım bu ne güzel anlatım böyle

banner40

banner45

banner57

banner39

banner44

banner56