Arguvan’ın yaz mevsiminde, bol yıldızlı ay ışığı gecelerinde su gözeleri başında çadırdan bir ses yankılanır ‘‘Elimizde değnekler yukarda ay Parlıyor kerkenezin kanatları ayışığında’’ Baba Halil (Dade) seslenirdi: ''Le peşte, peşte, gasnaklar garensin dutlar dibine...'' Şopar (oğlu) Tatabani koşturmaya başlardı...

1960’lı yıllarda Arguvan'da ve doğusunda Tahir Çayı, Keban ve Arapkir tarafında, kışın harabe evlere çadırları, eşekleri ve çoluk çocukları ile sığınır baharın kokusu geldiğinde, kara yağız elekçi yiğidi, kara şalvarlı, başında altı köşe şapkası iri alt dudağı felç olmuş gibi sağ tarafa doğru makaslayarak ''Le peşte peşte  gasnaklar garensin dutlar dibine...'' diye seslenir, şopar (oğul) Tatabani koşturmaya başlardı.

Bahara zor bela çıkmış bir deri bir kemik eşekler ve atlara yüklenen yataklar, çadırlar bir kervan gibi Karadiğ’in kaştan aşılırdı. Yukarı Sülmenli’de dutlar dibinde, su gözelerinin başında, çayırlıklarda, sulak Şehenin Piyeri Alhan Oğlu’nda çadırlarını kurarlardı. Eşek anırmaları, çocuk sesleri ve çadırların önünde bir duman yükselirdi isli çaydanlıkta yapılan kaçak Antep çayı, çayıra uzanmış kaçak tütün saran dade(babalar) arada bir ıslanmış derilerden iplik yapar kasnaklara gözer kalbur, sarat ve abara yaparlardı. Rengarenk giymiş fistanları yerlerde sürünen, sırtına bezle bağladığı nazar boncuklu çocuğu omuzunda heybesi ile kapı kapı dolaşır yağ, bulgur, buğday, arpa ne verirlerse alır heybelerine atarlardı, daha çok almak için dil döker kapıdan ayrılmazlardı. Esmer tenli, dilleri tatlı, geldikleri yerlere canlılık katan, su gözeleri başında çadırlar kura, yosunlu suları içip yıkanan bu dostlarımız belleklerimizde çok güzel dostluklar ve izler bıraktılar.

Kışı Eymir köyünde geçiren Halil, atını çeşmede sularırken, üç öğrencinin kar ve tipide Arguvan’a doğru gittiğini fark edince önlerine çıkıp iki elini açıp ‘’sizi asla bırakmam bu kış ve tipide başınıza bir iş gelir’’ diye alıp evine götürür. Gürül gürül yanan sobayı gören ve demli çayı yudumlayan bu üç öğrenci, bu güzel anıyı hiç unutmazlar. Yine, amcamla kirve olan Halil’in, amcamlara giderken vefat ettiğini duyunca diz çöküp karaca yolunda çocuk gibi ağlaması ''Uyy kirvem Memi ölmüş!'' deyip dizlerine vurup ağlaması bizleri nasıl derinden etkilemişti. Dostlukları, muhabbetleri güzel insanlar derdik hep yâd ederdik. Bahar mevsimi gelmiş, bizim bağların alt tarafında Şehenin Piyeri dediğimiz yerde su gözelerinin başında dört çadır kurulmuş, onlarca eşek, çocuklar ve rengarenk giymiş fistanları yeri süpüren kadınlar ve sırtlarında çıhınlanmış omuzunda nazar boncuklu çocuklar, çadırlara gittiğimizde bizi çok hoş karşılardı ve Dade Halil hemen Hanımı Zeytun'a seslenirdi ''Misafir keku çay pıtı...'' derdi. Misafirleri rahatsız eden eşek anırmaları için de hemen Zeytun seslenirdi ''Kekeştum luvali bal bavraz lako kernuzum, vere şaduk kara mırdarları garşıya leppe şüre...'' derdi.

Köylere toplamaya giden kadınlar dar akşam vakti dönerlerdi, sırtlarına şal arasına sardıkları çocuklar uyumuş ve kendileri kan ter içinde yorgun yorgun topladıklarını kara çadırın önünde kocalarına gösterir akşam yemeği hazırlığı başlardı. Çadır önünde isli tencereler ve duman, yosunlu su gözelerinden kurbağa sesleri, cırcır böcek sesleri ve ateş böceklerinin parıltısı, yatak üstünde gökyüzünde yıldızları sayan Tatabani, baharın ucunu gördü ya, değmen keyfine! söğüt diplerinde, dut dallarında, göze başında uzanır yatağına, gökteki yıldızları sayardı ancak ‘’baçe, baye, biyav, bori’’ yani '’bir, iki, üç, dört’’ sonra dalırdı uykuya... Konakladıkları yerlerde topladıklarını o köyde bir eve dikilmiş çuvallarda bırakır, Karaca, Fetiye tarafından Halincek, Yusuf’un Zindanı ve Çeki’ye varır sonra Göl Dağlarına doğru tırmanırlardı.

Akçadağ Köy Enstitüsü eğitmen kursiyeri emmim İsmail Efendi anlatırdı okuduğu kitaplardan: ‘’Erken tarihte, günümüzden 1500-1600 sene önce Hindistan, Pencap, Sind, Pakistan, Karaçi gibi yerlerden yani Orta Asya'dan yollara düşmüş, Acemistan üzerinden Kuzey Afrika ve Batı Avrupa dünyasına sökün etmişler bu insanlar. Tarihçiler, kuraklık ve yokluk nedeniyle yurtlarını terk ettiklerinden bahsetmektedirler.

Her neyse, iki koldan yürümüşler. Bir kol Kafkasya üzerinden, Karadeniz'in kuzeyinden ilerlemiş; Macaristan, Romanya, Bulgaristan'a istilâ etmiş. Diğer kol Kuzey Afrika'ya, özellikle Mısır'a yönelmiş. Ancak, Mısır'da Emeviler’in zulmüne uğramışlar. Dolayısıyla göçe devam etmiş, günümüzün Atlas ülkeleri; Libya, Fas, Tunus, Cezayir'i boylayıp, karanın okyanusla buluştuğu o Cebel-i Tarık Boğazı'ndan İspanya'ya geçmişler. Bak şu talihsizliğe ki, o dönemin İspanya'sında da Endülüs Emevileri var. Endülüsler Mısır'dakilerinden de beter! Ormanda tavşan avlar gibi, yakalayıp yakalayıp öldürmüşler bu savunmasız insanları. Sağ kalanlar, yani kaçıp saklanıp hayatta kalabilenler, Orta Avrupa'ya, çoğunlukla da Almanya, Avusturya Prensliği, Çekya gibi Germen ülkelerine sığınmışlar. Ne yazık ki, ırkçı Almanların başlattığı İkinci Dünya Savaşı yıllarında da Nazilerin katliam ve soykırımlarına maruz kalmışlar. Yüzbinlerce Yahudi ve Polonya çocuğunu laboratuvar deneylerinde kobay olarak kullanıp öldüren, Hitler'in sağ kolu Dr. Josef Mengele "Beyaz Melek" Almanya'nın Dusseldorf şehrinde bir operasyon kliniği açar ve çingenelerin kız çocuklarını kısırlaştırma faaliyetine başlar.

Tıpkı günümüz belediyelerinin sokak köpeklerini kısırlaştırma faaliyeti gibi! Binlerce Çingene çocuğu, hunharca tahrip edilen cinsel organlarının kanamasından ve mikrop kapmasından dolayı ölürler, Mengele'nin amacı da budur zaten. Mengele vahşetinden kurtulabilen çingeneler de, bazı hümanist Almanların evlerinin ahırlarında ve bodrumlarında saklanmışlar.’’ Emmim bunları çok içten anlatır ve anlattıkça biz bu mazlum insanları daha çok sevmeye başladık. Onların yolunu her bahar mevsiminde dört gözle bekler, çadır önünde isli demlikte çaylarını, Antep pazarından getirdikleri özel kap yapılmış nazar boncuklu kaset  çalarlarından en güzel türküleri dinleme hayali kurardık...

Vahşi kapitalizm ne su gözesi koydu ne çayırlık. Şimdi onların konakladığı yerler öyle çirkinleşmiş ki, ot bile bitmiyor...

Eski Arguvan’da, topraktan harabe evlerde şimdi onların torunları yaşıyor: Şah Hüseyin, İnvaziz, Ali Rıza, Halil,Cafer... Gelenin gidenin kıskandığı, herkesin imrendiği Zeytun’un yol kenarındaki çatılı topraktan evi ise halen ayakta.

Arguvan’da hangi yaşlıya sorsan önce bir ah çeker sonra ‘’Halil’im, Zeytun’um, Dilber’im, Yusuf’um, İnvaz’ım’’ der ve güzel anılarını anlatmaya başlar. Onların kalbi harabe evlere sığıntı olmayacak kadar güzeldi.

Toplumumuza, doğamıza güzellikler katıp gözden kayıp olan asimile olan bu dostlarımız ve torunlarına selam olsun.

 

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Yap Yeni Üyelik

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner40

banner45

banner57

banner39

banner44

banner56