TÜRKİYE:
NAZIM HİKMETİN KAÇIŞININ 60.YILI

Bugün Nâzım Hikmet’in kaçışının 60. yılı. Nâzım’ın uzun yıllar sır olarak kalan 17 Haziran 1951’deki kaçışını, ‘son tanık’ gazeteci ve oyun yazarı Refik Erduran Cumhuriyete anlattı.
 
İSKENDER ÖZSOY

O buğulu pazar sabahı Tarabya’dan önce güneye, sonra dönüp Karadeniz’e doğru ağır ağır yol alan motorun iki yolcusundan biri Romanya’ya kaçan şair Nâzım Hikmet, diğeri onu 17 Haziran 1951 tarihinde, yani o buğulu pazar sabahında motorla Türkiye’den kaçıran gazeteci ve oyun yazarı Refik Erduran’dı.

Erduran kaçışın, kaçırılışın öyküsüne ilk paragrafı şöyle açtı:

“Nâzım’ı kaçırmayı koşullar gündeme getirdi. Nâzım artık aktif militanlıktan vazgeçmiş, kendisinin ‘davam’ dediği şeye en büyük katkısının şiirle, edebiyatla, kültürle olacağına inanmıştı. Oturacak, oyunlar ve şiirler yazacaktı. Türkiye’de kalmış, geçimini sağlamış bir Nâzım Hikmet sonradan vatandaşlıktan atılma gibi haksızlıklara maruz kalan bir kahramanın bugün yaptığı etkiden daha az bir etki yapardı. Türk statüko yöneticilerinin büyük aptallığı burada ortaya çıkıyor. Yanlış satranç oynadılar. Nâzım’ı öldürmeye, ortadan kaldırmaya karar vermişlerdi. Sabahattin Ali’nin başına gelenleri biliyorsunuz. Nâzım hasta kalbiyle o yaşta, daha önce deniz subayı olduğu halde, bir anlamda askerliğini yapmış olduğu halde tekrar askere çağırıldı. Ayrıca otomobille öldürülme girişimi vardı. Nâzım, eşi Münevver’le yürürken üzerlerine hızla bir otomobil geliyor; Nâzım karısını geri itiyor, kendini de yana atıyor ve ezilmekten güçlükle kurtuluyorlar. Bu gerçekten öldürme girişimi olmasa bile gözdağı denemesidir. Hasta kalbiyle askere gitse öyle bir muamele yapılırdı ki, maddeten ve manen ezilerek ortadan kaldırılması kolay olurdu.”


Nâzım’a ‘git’ telkinleri

Nâzım’ın aleyhine ortam oluşunca partideki arkadaşlarının Türkiye’den gitmesini telkine başladıklarını anlatan Erduran şöyle konuştu: “Ama bu mümkün değildi. Pasaport alamazdı. Bu konuyu konuştuğumuz zaman Münevver ağlıyor, Nâzım kara kara düşünüyordu. Kâbus gibi bir durum. Sonunda kendisini deniz yoluyla Bulgaristan’a kaçırmayı önerdim. Kaçışa karar verilmesinde Mehmet Ali Aybar’ın çok rolü oldu. Benim o sırada partiyle temasımı Aybar kuruyordu. Nâzım’la konuşurken aramızda parti lafı edilmiyor, Nâzım hep ‘arkadaşlar’ diyordu. Gider, ‘arkadaşlar’la konuşur; ‘arkadaşlar’, ‘Motor küçük, olmaz. Takayla olsun bu iş’ derlermiş. Nâzım’la ben balıkçı kılığına girip takayla gidecekmişiz. Bu yol bana çok saçma geldi. Bir defa aynı gün takayla gidip dönmem mümkün değil. Hem daha şüphe çekici. Taka süratli değil. Motor önerisini yineledim. Önce reddetti. Çekiniyordu Nâzım Ağabey, ‘Karadeniz insanı yutar, Karadeniz’le şaka olmaz’ diyordu. Hız yapan bir motorla Bulgaristan’a gidilebilirdi. Nâzım sonunda kabul etti. Ama Boğaz’ın çıkışında ne var, Karadeniz’de ne var, onu araştırmak gerekiyordu. Bunun için de annemin akrabası, zamanın Kuzey Deniz Saha Komutanı Münci Paşa’yı ziyarete gittim. Ziyaret bittikten sonra tam ayrılırken o anda aklıma gelmiş gibi bir film senaryosunu bahane ederek Boğaz çıkışında kontrol olup olmadığını sordum. Olmadığı yanıtını aldım. O zaman Tuzla Piyade Okulu’nda askerdim. Kaçırmanın bir gün içinde olması gerekiyordu. Paşa’yla konuşmamızdan kaçış için tehlikeli bir durum olmadığını anladım. Saatte 35-40 mil yapan bir motor olması halinde Nâzım’ı Bulgaristan’a kaçırabileceğime kanaat getirdim.”

Denizde gergin dakikalar
Erduran, Nâzım’ı kaçırmaya karar verdikten sonra hızlı bir deniz motoru aramaya koyulduğu günlerde işadamı Malik Yolaç’ın kendi motorunu satışa çıkardığını öğrenmiş. Devamını Erduran’dan dinleyelim: “Bir gün Nâzım’ın baba bir, anne ayrı kardeşi, o zamanki eşim Melda’yı da yanıma alarak Yolaç’ın motorunu Marmara’da denedim. Baktım, zehir gibi motor. Aldığım gün ‘Bugün deneyemedim, bir hafta sonra deneyeceğim’ diye motoru geri götürdüm. Ve ertesi hafta Nâzım Ağabey’i kaçırdım. Nâzım Hikmet kaçış sabahı evinin önündeki polisleri atlatarak erkenden Tarabya’ya geldi. Hemen motora bindik. Önce ağır ağır Üsküdar’a doğru gittik. Karşı sahile yaklaştıktan sonra kuzeye yöneldim ve normal bir geziymiş gibi ağır ağır Boğaz çıkışına kadar gittim. Hava ve deniz çok güzeldi. Yalnız buğu vardı. Biraz açıldıktan sonra sahili göremez olduk. Ondan sonra motoru hızlandırdım, Karadeniz’e çıktık. Bir süre sonra baktım, ileride bir karaltı. Yaklaşınca Rumen şilebi Plehanov’u gördüm. Sonradan bu konuda bazı spekülasyonlar oldu. Sözde Rumenlerle anlaşmaya varmışız. Asla öyle bir şey yok; tamamen tesadüf. Nâzım, şilebin adını okuyunca ‘Hay Allah, Plehanov sevmediğim bir heriftir ama gidelim bakalım yanına’ dedi.
Kaldık denizin ortasında
Gittik. Şilepten gelmeyin diye işaret ediyorlar. Karadeniz’in ortasında bir motor; bir adam Rusça ve Fransızca ‘Ben Nâzım Hikmet’im’ diye bağırıyor. Bir saate yakın şilebin etrafında dolaştım. Nâzım bağırıyor, onlar gitmemizi istiyor. Biz ona rağmen sokuluyoruz. Bu arada benzin azalıyor. Şilep Nâzım Ağabey’i almazsa Bulgaristan’a gidip dönecek benzin kalmayacak. Bütün hazırlıkları Nâzım’ı Bulgaristan’a bırakıp dönme üzerine yapmıştım. Bu arada Nâzım’a ‘Üzerinde para var mı?’ diye sordum. Niçin istediğimi sordu. ‘Kaptana rüşvet teklif edelim’ deyince çok kızdı, ‘Komünist kaptan benden rüşvet alır mı?’ dedi. Çok saf bir insandı. O sırada şilep yavaşlamıştı, ben de yavaşladım. Çok yavaş gittiğim için motor boğuldu. Kaldık denizin ortasında. Şilep açıldı.”
‘Gelemem’ deyince gözleri yaşardı
Tam bir belirsizlik ortamı. Erduran’ın karar vermesi gerektiği anlar. Ne yapacak? Erduran “Ömrümün en gergin anları” dediği o dakikaları ve sonrasını da şöyle anlattı: “Sislerin içinde kaybolmaya başladık. Motorun içindeki benzin buharlaşınca yeniden çalıştırmayı deneyeceğim. On dakika marşa basmamaya karar verdim. O on dakika, ömrümün en gergin anlarıdır. Nâzım’a, ‘Seni normal rotadan giderek Bulgaristan’a götüreyim, sonra da döneyim’ dedim. Bir kere daha denememizi istedi. Emir büyük yerden. Marşa bastım ve motor çalıştı. Plehanov’un yanına gittik. Kaptan Bükreş’e sormuş olacak ki tayfalar bize el salladı ve sonunda merdiveni indirdiler. O anda Nâzım Hikmet’in yüzü birden aydınlandı. Merdiven kalkarken ‘Hadi sen de gel’ dedi. Şaşırdım. Böyle bir şey konuşmamıştık. ‘Nereye?’ diye sordum. Hem güldü, hem kızdı. ‘Elinin körüne’ diye bağırdı. Onunla gitmek istemediğimi söyleyince gözleri yaşardı. Boynuma sarıldı. Arkası gemiye dönük. Tayfalar yukarıdan bize bakıyor. Veda sahnesi uzayınca utandım. Yola çıkarken yanıma aldığım dürbünü ve tüfeği gemiye verdim. Dönüşte onlarla yakalanırsam kötü olurdu. Boğaz ağzına yaklaşırken yedek benzin bidonlarını da denize atmıştım. Nâzım Ağabey’i en son şilebin kıçında gördüm. Şilebin kıçına eğilmiş, tam Plehanov yazısının üstünden bana el sallıyordu. İstanbul’a döndükten sonra Malik Yolaç’a çok benzin yaktığı için motoru almaktan vazgeçtiğimi söyledim.”

‘Süt şişesinin kapağı uydu’
Nâzım Hikmet’le kaçışın duyulmaması konusunda anlaştıklarını belirten Erduran, Bükreş Radyosu’nun üç gün sonra haberi verdiğini, daha sonra da gazeteler yazınca duyulduğunu söyledi. Erduran şöyle konuştu: “Gazeteleri Tuzla Piyade Okulu’nda okudum. Birkaç gün de bela bekledim doğrusu. Ama hiçbir şey olmadı. Tuzla’da Kore’ye savaşa gönüllü gittim. Kaçıştaki sır aşağı yukarı 35 yıl saklandı. Nâzım da bu konuda dikkatli davranmıştı. Gittiği yerlerde nasıl kaçtığını sorduklarında, ‘O sır bana kalsın’ demiş her seferinde. Nâzım’ın kaçacağını kardeşi Melda tahmin ediyordu zannederim ama Münevver biliyordu. Mehmet Ali Aybar biliyordu ama gününden haberi yoktu. Nâzım evden ayrılırken aralarında bir şifre kararlaştırmışlar, ‘Süt şişesinin kapağı uydu’ diye. Söz ustasının bulduğu şifreye bakın. Bana çok komik geldi. Nâzım giderken bir telefon numarası ezberletmişti bana. Döner dönmez o numaraya telefon ettim ve karşıma çıkan Münevver’e şifreyi söyledim. Şifre, ‘Her şey yolunda’ anlamına geliyordu. O zaman şifreye çok gülmüştüm. Egemen güçlerin baskısı sonucu ülkesinden kaçmak zorunda kalan Nâzım’la o günden sonra sadece telefonda konuştuk. Bugün Avrupa’nın gözüne girmenin, Amerika’ya yaranmanın, Batılı sayılmanın derdindeyiz ama Batılı kafanın kabul edemeyeceği saçmalıktır Nâzım Hikmet’e yapılanlar.”

Kaçışı anlatıyor
4 Evim sabah saat 8’den gece saat 12’ye kadar polis tarafından çevriliydi. Bu sebepten dolayı ben tedbir aldım ve sakin bir hayat sürdüğüme ve kimseyle temasım olmadığına polisi inandırmak için hep aynı saatte çıkıyor, aynı yoldan gidiyordum.

4 Bana pasaport verilmeyeceğinden emin olduğum için ve ev hapsinde bulunduğumdan, parti benim Türkiye’den kaçak çıkmamı kararlaştırdı. Kaçışımı örgütlemek için para gerekliydi. Londra’daki gizli adres sayesinde kendisine bildirilen Sabiha Zekeriya yoldaş vasıtasıyla bunu hallettim.

4 Kaçışımı örgütlemek için artık param vardı. Partideki yoldaşlar daha büyük gizlilik için kaçışımı kendim örgütlememi kararlaştırdı. Bunun üzerine kız kardeşimin bana çok bağlı olan, partiye sempati duyan ve polisin ve emniyetin hakkında bir şey bilmediği kocasıyla kaçışımı örgütledik.

4 17 Haziran günü kaçmayı kararlaştırdım. Sık sık taksi değiştirerek Boğaz’a vardım. Eniştem kimselerin olmadığı o yere ve ben tekneye saklandıktan sonra motoru sürdü. Deniz sakindi. Boğaz’dan çıktığımızda Plehanov gemisiyle karşılaştık.

4 Yaklaşık 1.5 saat sonra beni gemiye aldılar, eniştem ise geri döndü. Gemide yolcu yoktu. Çünkü yük gemisiydi. 18 Haziran günü Köstence’ye vardım. Emniyetten olduklarını sandığım birileri gelip beni limandaki binalardan birine götürdü ve nasıl geldiğimi sordu. Sonra Köstence parti teşkilatıyla bağlantı kurdular ve ardından partiden bir yoldaş gelip beni il komitesine götürdü. (Aktaran: Prof. Dr. Mete Tunçay. Toplumsal Tarih dergisi. Ocak 2007. Sayı: 157)
 


Cumhuriyet
banner47
İlgili Galeriler
Anahtar Kelimeler

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Yap Yeni Üyelik

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner40

banner45

banner57

banner39

banner44

banner56

28 YILINDA SÖNMEYEN ATEŞ; MADIMAK KATLİAMI
2 Temmuz 1993‘te on binlerce saldırgan Madımak Otelinde devletin kolluk güçlerinin gözleri ve canlı yayın...

Haberi Oku